istanbul’un, “2010 avrupa kültür başkenti” unvanı geçen yılda kaldı!
ama “iyi” ama “kötü” bir süre proje üretildi, etkinlik yapıldı… en önemlisi de yıllardır çivi çakılmamış tarihi binalar restore edildi, elden geçirildi en çok da buna sevindik.
bizim içinse neredeyse sayısı on bini bulan bu etkinlikler içinde bir tanesi vardı ki pek hoşumuza gitti, elimizden bırakamadık!
projenin adı “istanbulum!”
anlamı şu ki ilk elde istanbul’un kırk ayrı semti kimi o semtte doğmuş kimileri de o semti çok iyi bilen kırk ayrı edebiyatçı-yazar tarafından yazıldı.
kitaplar basıldı, geçen yıl piyasaya çıktı ve biz neredeyse tamamına yakınını okuduk. fırsat bulunca da sözü edilen yerleri gidip gezdik!
şimdi ise bir kırk kitap daha yazıldı ve böylece proje tamamlandı. Artık istanbul’un seksen semti kalem altında.
artık bize düşen ya “meydanları kaybolmuş yorgun bir semt aksaray”dan başlamak ya “güzgargülü çamlıca”dan ya da “bostancı bahane”den…
merak etmeyin okudukça yazarız, gezince de ballandıra ballandıra anlatırız!
sağlıkla…
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma
Salı
istanbul... istanbul...
yok hayır! söz konusu istanbul'sa laf teferruattır!
istanbul tartışılmaz!
istanbul hiç bir şekilde bir başka yerle kıyaslanamaz!
hele hele istanbul'a asla ama asla toz kondurulmaz!
siz yoksa sevmiyor musunuz?
eğer seviyorsanız istanbul'u
hatta kör kütük aşıksanız istanbul'a
sabah vapura biner, simit yer çay içer; martıların arsızlığına kulak kabartır, bitmek bilmez açlıklarına katık sunarsınız;
eğer aşıksanız istanbul'a mutlaka ama mutlaka köprüyü yürüyerek geçer,;
misinalara dolanmadan, istanbullunun keyfine taş atmadan
ister balık tutar ister manzara seyreder,
sonunda birinden birine karar verir;
kapısında bulursunuz kendinizi!
biz bu hafta sonu yine istanbul'u sevmeye gidiyoruz, cumartesi 11.00'de köprübaşında bekleriz!
sağlıkla...
Perşembe
istanbul'da kaybolmak!
bizim bu kente dair, aşağı yukarı kırk yıla yakındır her sabah ve her akşam yaptığımız, bizden başka kimselerin pek bilmediği farkına da varmadığı bir keyfimiz var!
sabah “körler ülkesi”nden vapura biner, açıkta sol yanına oturur, asya’dan avrupa’ya deryalar denizler geçerek gider, giderken de tarihi yarım adanın yani sur-i sultani’nin, ayasofya'nın sultan ahmet'in siluetini seyrederiz, bıkmadan usanmadan her sabah ve her akşam!
bizim bu kente dair, aşağı yukarı otuz yıldır her kendimize ayırdığımız zamanda yaptığımız, şimdilerde kimi gönüllülerin de katıldığı bir keyfimiz var!
çoğunlukla tarihi yarım adada ya sur-i sultani’de, harem'de, at meydanı'nda, beyazıt'ta ya da “altın boynuz”da, arada sırada cadde-i kebir’de, bir yaz akşamı bir kış günü, bir de “erguvan zamanı” bir de “göç zamanı” bir de “dolunay zamanı” içinden bir o yana bir yana suların aktığı kıyılarda, kavaklar’da, prens adaları’nda kayboluruz!
bizim bu kente dair, ne bulursak yazılmış çizilmiş okumak, seyretmek ve de dinlemek gibi bir keyfimiz var!
kimi zaman bin bir yüzünü, saraylarını, camilerini, kiliselerini okuruz kimi zaman efsanelerini dinler kimi zaman yer üstünü kimi zaman yer altını merak eder, bulur buluşturur bir araya geliriz!
bizim bu kente dair, her karnımız acıktığında her canımız çektiğinde yaptığımız bir keyfimiz var!
bazen denk gelir nohutlu pilav bazen bir koca karının tenceresinde ne varsa bazen bir cam kenarında ince kıyım roka yanında bir yudumla nefsimizi köreltiriz!
bütün bunları niye yazdık? sevgili brajeshwari’nin, “benim istanbul’u sevmem gerek!” demesi yüzünden!
işte size istanbul! işte size istanbul’da kaybolmak için bir fırsat! işte size istanbul’u sevmek için bin bir neden?
kim bilir belki gün gelir “sünbüli” bir havaya rastlar, ilk önce kaşar-simit kahvaltı eder, üstüne kaymaklı lokum yerken yeni cami’yi seyreder, “en güzel butik cami”yi keşfe çıkar, çinilerine, sedeflerine el yüz sürer, niye “az biraz karanlık” oluşunun dedikodusunu dinlersiniz!
kim bilir belki bir gün börek-çörekle gezmeye başlar, bir ayazmada şifa diler, az ileride öğlen namazına denk gelir, enderun ezanı dinler, köfte, piyaz, irmik helvası karın doyurur, kahveyi yeşil ev’de içer, hipodrom’dan kalma çeşmeleri uzaktan gözler, paşa’nın sarayına çıkıp bin yıl önceki at yarışlarını hayal eder ya beyazları ya kırmızıları ya da yeşilleri kim bilir belki de mavileri tutarsınız!
istanbul’da kaybolmaya var mısınız?
sağlıkla...
(*) hamiş, biz her hafta sonu kayboluyoruz, bekleriz! “haftaya geliyorum!” diye kayıt yaptırman yeterli!
sabah “körler ülkesi”nden vapura biner, açıkta sol yanına oturur, asya’dan avrupa’ya deryalar denizler geçerek gider, giderken de tarihi yarım adanın yani sur-i sultani’nin, ayasofya'nın sultan ahmet'in siluetini seyrederiz, bıkmadan usanmadan her sabah ve her akşam!
bizim bu kente dair, aşağı yukarı otuz yıldır her kendimize ayırdığımız zamanda yaptığımız, şimdilerde kimi gönüllülerin de katıldığı bir keyfimiz var!
çoğunlukla tarihi yarım adada ya sur-i sultani’de, harem'de, at meydanı'nda, beyazıt'ta ya da “altın boynuz”da, arada sırada cadde-i kebir’de, bir yaz akşamı bir kış günü, bir de “erguvan zamanı” bir de “göç zamanı” bir de “dolunay zamanı” içinden bir o yana bir yana suların aktığı kıyılarda, kavaklar’da, prens adaları’nda kayboluruz!
bizim bu kente dair, ne bulursak yazılmış çizilmiş okumak, seyretmek ve de dinlemek gibi bir keyfimiz var!
kimi zaman bin bir yüzünü, saraylarını, camilerini, kiliselerini okuruz kimi zaman efsanelerini dinler kimi zaman yer üstünü kimi zaman yer altını merak eder, bulur buluşturur bir araya geliriz!
bizim bu kente dair, her karnımız acıktığında her canımız çektiğinde yaptığımız bir keyfimiz var!
bazen denk gelir nohutlu pilav bazen bir koca karının tenceresinde ne varsa bazen bir cam kenarında ince kıyım roka yanında bir yudumla nefsimizi köreltiriz!
bütün bunları niye yazdık? sevgili brajeshwari’nin, “benim istanbul’u sevmem gerek!” demesi yüzünden!
işte size istanbul! işte size istanbul’da kaybolmak için bir fırsat! işte size istanbul’u sevmek için bin bir neden?
kim bilir belki gün gelir “sünbüli” bir havaya rastlar, ilk önce kaşar-simit kahvaltı eder, üstüne kaymaklı lokum yerken yeni cami’yi seyreder, “en güzel butik cami”yi keşfe çıkar, çinilerine, sedeflerine el yüz sürer, niye “az biraz karanlık” oluşunun dedikodusunu dinlersiniz!
kim bilir belki bir gün börek-çörekle gezmeye başlar, bir ayazmada şifa diler, az ileride öğlen namazına denk gelir, enderun ezanı dinler, köfte, piyaz, irmik helvası karın doyurur, kahveyi yeşil ev’de içer, hipodrom’dan kalma çeşmeleri uzaktan gözler, paşa’nın sarayına çıkıp bin yıl önceki at yarışlarını hayal eder ya beyazları ya kırmızıları ya da yeşilleri kim bilir belki de mavileri tutarsınız!
istanbul’da kaybolmaya var mısınız?
sağlıkla...
(*) hamiş, biz her hafta sonu kayboluyoruz, bekleriz! “haftaya geliyorum!” diye kayıt yaptırman yeterli!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



