hamiş; istanbul’da bir tane daha ‘en iyi pideci’ varmış; ne de çok varmış? babiş görmesin diye burada yazamıyoruz. okumak istersen tıkla lütfen…
sokaktan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sokaktan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı
Perşembe
istanbul'un bir başka 'en iyisi' / pide ban
babalara her zaman da 'güven' olmaz.
yani onların her söylediklerine her daim inanmayacaksın her ‘git’ dedikleri yoldan gitmeyeceksin her ‘en iyisi bu, ye kızım’ dediklerini yemeyeceksin; yani diğer insanların olduğu gibi onların da her beş lafından en azından birine ikisine tereddütle yaklaşacaksın; ‘dur hele bir de ben akıl süzgecimden geçireyim’ diyeceksin.
demezsen babiş’in başına gelen senin de başına gelir ki insanın babasına duyduğu ‘güven’ zedelenir hatta yara alır bir daha da öyle kolay kolay kapanmaz.
hoş daha babiş’in haberi yok olup bitenlerden. dolayısıyla babasına duyduğu ‘güven’ durduğu yerde duruyor; ‘yol göstericilik’ hala yolundan çıkmış değil.
çünkü olan bitenin ilk biz farkına vardık, şimdi yaptığımız da bir özeleştiri yazısı yazıp, bunu sosyal medyadan duyurmak ve babiş’in de oradan okuyup öğrenmesini sağlamak böylelikle yüz yüze gelmemek.
efendim daha üzerinden çok geçmedi, geçen gün bir yazı yazmış, babiş’i pazar günü ‘istanbul’un en iyi pidecisi’ diye Bafra pidecisi’ne götürdüğümüzü ve onun da pidelere bayıldığını, ‘ bir daha gelelim bir daha gelelim’ deyip bizi seçimimiz, ‘üstün yeme-içme bilgimiz’ yüzünden kutladığını ballandıra ballandıra anlatmıştık.
ancak gelin görün ki ve siz siz olun ki asla ve asla herhangi bir şeye ‘en iyisi bu, bundan iyisi yok!’ demeyin. hele ki istanbul’da yaşıyorsanız.
tabii Allah’ın sopası yok ama eminiz ki elinde bir kapalı pide vardır ve kafamıza indirdiği de odur: pide ban!
dün yolumuz bir vesile ile sarıyer’e düştü; dağ tepe gezdik dolaştık akşam oldu karnımız acıktı sağa sola saldırdık ki yiyecek bir şeyler bulalım ama öyle de sıradan şeyler olmasın hem yiyelim hem baharın tadını çıkaralım yani o kadar güzel olsun.
sarıyer’den gele gele dereboyu caddesine geldik, sahilden ayrılıp hacıosman’a dönecektik ki aklımıza, son günlerde pek methini duyduğumuz bir benzincinin arkasında yer alan pide ban geldi. ancak bilmiyoruz ki aklımıza gelen başımıza neler getirecek?
daha dükkanın girişinde patron mu fırıncı mı yoksa vale mi ne olduğu belli olmayan her yanı un içinde her işi yaptığı her halinden belli tatlı mı tatlı bir genç patron karşıladı bizi. ilk başta sandık ki babiş’e yemekleri okumuş da bize, ‘gel bir de bizim pidelerimizi dene de bakalım ne diyeceksin?’ der gibi bakıyor.
uzatmayalım bir de pan pide’yi denemek için bir kıymalı bir kavurmalı iki kapalı pide söyledik, ağır olmasınlar ama en önemlisi un-et uyumunu tek başlarına tadalım diye üstlerine ne yumurta ne de kaşar istedik ardından da başladık pideleri beklerken etrafı gözlemeye.
ban pide’de mekan mütevazı ama salaş değil, hatta güzel bir deniz manzarası bile var ve masaya istek üzerine açık ayran bile getiriyorlar ki sudan ucuz ve de yanında bir tabak dolusu biber turşusu.
hemen yanı başımızda bir yaşlı çift vardı ki yaşlı oldukları ancak ellerinden ayaklarından anlaşılır. çünkü yedikleri içtikleri maşallah iki gence taş çıkartır.
nereden mi çıkartıyoruz? çünkü çiftin teyze olanı pidesine neredeyse bir tabak tereyağı sürdü amca olanı ondan kalanı kullandı; çatal-bıçakla pidelerini önce ikiye bölüp sonra da elleriyle yağlarını şapırdata şapırdata yediler.
yemek beklemek yemek yemekten her daim zordur hele ki pide bekliyorsan hele ki yanı başında birileri pidelerine gömülmüşlerse…
bafra pide’de de pide en az yarım saatte hadi 20 dakikada gelmişti. pide ban’da da pideler aşağı yukarı aynı zaman diliminde geldi ancak ne gelmek?
arkadaşlar pidecilerde ‘açık’ ya da ‘kapalı’ diye iki seçenek var ya bu bütün pidecilerde böyle ya ve sen de sanıyorsun ki herkesin açığı ile kapalısı bir ya? yok öyle değil buna ilk kez pide ban’da dikkat ettik, kendi cahilliğimizden kendimiz utandık.
bafra’da yediğimiz kapalılar kırbaç gibiydi ban’da ise orta boylu bir merdane büyüklüğünde, şimşek’te ise bir başkaydı.
neyse artık gelelim nefasete…
önce babiş’ten sonra da sizlerden özür dileriz. bir daha da asla ama asla hiçbir şeye ‘en iyisi’ demeyeceğimize söz veriyoruz. çünkü istanbul’da ‘en iyiler’ o kadar çok ki.
pide ban da işte onlardan biri yani birisiymiş yeni öğrendik… daha kapısından çıkmadan patronuna, ‘yaptığımız bu büyük yanlışı’ düzelteceğimize söz verdik. babiş de bu yazıyı okursa artık onu da sarıyer’e kadar götürmek bize ceza olsun.
sağlıkla…
hamiş; niye pide ban diyeceksin? şundan ki karadeniz'de pide banarak yenirmiş. aklında bulunsun.
yani onların her söylediklerine her daim inanmayacaksın her ‘git’ dedikleri yoldan gitmeyeceksin her ‘en iyisi bu, ye kızım’ dediklerini yemeyeceksin; yani diğer insanların olduğu gibi onların da her beş lafından en azından birine ikisine tereddütle yaklaşacaksın; ‘dur hele bir de ben akıl süzgecimden geçireyim’ diyeceksin.
demezsen babiş’in başına gelen senin de başına gelir ki insanın babasına duyduğu ‘güven’ zedelenir hatta yara alır bir daha da öyle kolay kolay kapanmaz.
hoş daha babiş’in haberi yok olup bitenlerden. dolayısıyla babasına duyduğu ‘güven’ durduğu yerde duruyor; ‘yol göstericilik’ hala yolundan çıkmış değil.
çünkü olan bitenin ilk biz farkına vardık, şimdi yaptığımız da bir özeleştiri yazısı yazıp, bunu sosyal medyadan duyurmak ve babiş’in de oradan okuyup öğrenmesini sağlamak böylelikle yüz yüze gelmemek.
efendim daha üzerinden çok geçmedi, geçen gün bir yazı yazmış, babiş’i pazar günü ‘istanbul’un en iyi pidecisi’ diye Bafra pidecisi’ne götürdüğümüzü ve onun da pidelere bayıldığını, ‘ bir daha gelelim bir daha gelelim’ deyip bizi seçimimiz, ‘üstün yeme-içme bilgimiz’ yüzünden kutladığını ballandıra ballandıra anlatmıştık.
ancak gelin görün ki ve siz siz olun ki asla ve asla herhangi bir şeye ‘en iyisi bu, bundan iyisi yok!’ demeyin. hele ki istanbul’da yaşıyorsanız.
tabii Allah’ın sopası yok ama eminiz ki elinde bir kapalı pide vardır ve kafamıza indirdiği de odur: pide ban!
dün yolumuz bir vesile ile sarıyer’e düştü; dağ tepe gezdik dolaştık akşam oldu karnımız acıktı sağa sola saldırdık ki yiyecek bir şeyler bulalım ama öyle de sıradan şeyler olmasın hem yiyelim hem baharın tadını çıkaralım yani o kadar güzel olsun.
sarıyer’den gele gele dereboyu caddesine geldik, sahilden ayrılıp hacıosman’a dönecektik ki aklımıza, son günlerde pek methini duyduğumuz bir benzincinin arkasında yer alan pide ban geldi. ancak bilmiyoruz ki aklımıza gelen başımıza neler getirecek?
daha dükkanın girişinde patron mu fırıncı mı yoksa vale mi ne olduğu belli olmayan her yanı un içinde her işi yaptığı her halinden belli tatlı mı tatlı bir genç patron karşıladı bizi. ilk başta sandık ki babiş’e yemekleri okumuş da bize, ‘gel bir de bizim pidelerimizi dene de bakalım ne diyeceksin?’ der gibi bakıyor.
uzatmayalım bir de pan pide’yi denemek için bir kıymalı bir kavurmalı iki kapalı pide söyledik, ağır olmasınlar ama en önemlisi un-et uyumunu tek başlarına tadalım diye üstlerine ne yumurta ne de kaşar istedik ardından da başladık pideleri beklerken etrafı gözlemeye.
ban pide’de mekan mütevazı ama salaş değil, hatta güzel bir deniz manzarası bile var ve masaya istek üzerine açık ayran bile getiriyorlar ki sudan ucuz ve de yanında bir tabak dolusu biber turşusu.
hemen yanı başımızda bir yaşlı çift vardı ki yaşlı oldukları ancak ellerinden ayaklarından anlaşılır. çünkü yedikleri içtikleri maşallah iki gence taş çıkartır.
nereden mi çıkartıyoruz? çünkü çiftin teyze olanı pidesine neredeyse bir tabak tereyağı sürdü amca olanı ondan kalanı kullandı; çatal-bıçakla pidelerini önce ikiye bölüp sonra da elleriyle yağlarını şapırdata şapırdata yediler.
yemek beklemek yemek yemekten her daim zordur hele ki pide bekliyorsan hele ki yanı başında birileri pidelerine gömülmüşlerse…
bafra pide’de de pide en az yarım saatte hadi 20 dakikada gelmişti. pide ban’da da pideler aşağı yukarı aynı zaman diliminde geldi ancak ne gelmek?
arkadaşlar pidecilerde ‘açık’ ya da ‘kapalı’ diye iki seçenek var ya bu bütün pidecilerde böyle ya ve sen de sanıyorsun ki herkesin açığı ile kapalısı bir ya? yok öyle değil buna ilk kez pide ban’da dikkat ettik, kendi cahilliğimizden kendimiz utandık.
bafra’da yediğimiz kapalılar kırbaç gibiydi ban’da ise orta boylu bir merdane büyüklüğünde, şimşek’te ise bir başkaydı.
neyse artık gelelim nefasete…
önce babiş’ten sonra da sizlerden özür dileriz. bir daha da asla ama asla hiçbir şeye ‘en iyisi’ demeyeceğimize söz veriyoruz. çünkü istanbul’da ‘en iyiler’ o kadar çok ki.
pide ban da işte onlardan biri yani birisiymiş yeni öğrendik… daha kapısından çıkmadan patronuna, ‘yaptığımız bu büyük yanlışı’ düzelteceğimize söz verdik. babiş de bu yazıyı okursa artık onu da sarıyer’e kadar götürmek bize ceza olsun.
sağlıkla…
hamiş; niye pide ban diyeceksin? şundan ki karadeniz'de pide banarak yenirmiş. aklında bulunsun.
Pazartesi
İstanbul'un en iyisi: bafra pide...
babiş’in ‘kaleleri’ bir bir düşüyor. nitekim pazar günü bir kalesini daha kaybetti, teslim oldu, ‘haklıymışsın’ dedi, ‘artık sık sık gelelim buraya’ deyip babasına direnmekten vazgeçti.
efendim, uzun zamandır her fırsatta, ‘kızım gel seni istanbul’un en iyi pidecisine götüreyim, pide yiyelim’ der dururuz ve her seferinde de ‘hayır istememmm’ yanıtını alırız.
ancak babaların görevi asla ama asla pes etmemektir, asla doğruyu göstermekten geri durmamaktır.
biz de yılmadık ülkemiz tatlarının en olağanüstü hamur üstü lezzetlerinden lahmacundan sonra pidenin önemini anlatmaya çalışıp en iyi örnekleri babiş’e tattırmaya çalıştık, bu konuda büyük uğraşlar verdik. ancak babiş her seferinde ‘nuh’ dedi, ‘peygamber’ demedi.
dün hava kapalı ve yağmurluydu, babiş desen keyfi yerinde hatta market alışverişine çıkacak kadar mutluydu.
baba-kız alışveriş yapıp tam da akşam yemeğini konuşacakken iki sokak ötedeki bafra pideye gitme teklifini öylesine nasıl olsa babiş yine reddeder diye ortaya attık.
veee çocuk kısmı böyledir işte bunu unutmayacaksınız yani dün ‘hayırrr’ dediklerine gün gelir ‘evettt’ derler.
sonuçta babiş de hala ‘çocuk’ olduğundan bafra pidesi yeme teklifimize ‘olur ama peynirli var mı?’ yanıtını, verdi biz de ‘olmaz mı?’ deyince kadıköy / kızıltoprak’ta iki sokak ötedeki pidecinin yolunu tuttuk.
biz her zamanki klasik yumurtalı, kaşarlı, kavurmalı açık pidemizi söyleyecekken sabah babiş’le yaptığımız kahvaltıda yediğimiz yumurtaları hatırlayıp, bu kez kapalı kavurmalı pideyi, babiş yarım kıymalı yarım peynirliyi kapalı pideleri söyledi ve başladık sabırla beklemeye.
çünkü bafra pide’de pideler aceleye getirilmiyor. en az 20 dk bilemediniz yarım saat pideleri bekliyorsunuz.
ancak önünüze konulun pideler sonunda her şeyi unutturuyor size…
nitekim biz ellerimizle kavurmalı pidelere girişince babiş’in kibarlığı dikkatimizi çekti, kızımız yanında utanır olunca, babiş babasını utandırmamak için çatalı bıçağı bir yana bıraktı, karşılıklı pide alışverişine girişip hamur üstü lezzetlerin tadını çıkarmaya giriştik.
uzatmayalım lafı, babiş pideleri o kadar çok beğendi ki yanlarında gelen ayrana bile methiyeler düzüp, en kısa zamanda yeniden bafra pide’ye gelmek için babasından söz aldı.
sağlıkla…
efendim, uzun zamandır her fırsatta, ‘kızım gel seni istanbul’un en iyi pidecisine götüreyim, pide yiyelim’ der dururuz ve her seferinde de ‘hayır istememmm’ yanıtını alırız.
ancak babaların görevi asla ama asla pes etmemektir, asla doğruyu göstermekten geri durmamaktır.
biz de yılmadık ülkemiz tatlarının en olağanüstü hamur üstü lezzetlerinden lahmacundan sonra pidenin önemini anlatmaya çalışıp en iyi örnekleri babiş’e tattırmaya çalıştık, bu konuda büyük uğraşlar verdik. ancak babiş her seferinde ‘nuh’ dedi, ‘peygamber’ demedi.
dün hava kapalı ve yağmurluydu, babiş desen keyfi yerinde hatta market alışverişine çıkacak kadar mutluydu.
baba-kız alışveriş yapıp tam da akşam yemeğini konuşacakken iki sokak ötedeki bafra pideye gitme teklifini öylesine nasıl olsa babiş yine reddeder diye ortaya attık.
veee çocuk kısmı böyledir işte bunu unutmayacaksınız yani dün ‘hayırrr’ dediklerine gün gelir ‘evettt’ derler.
sonuçta babiş de hala ‘çocuk’ olduğundan bafra pidesi yeme teklifimize ‘olur ama peynirli var mı?’ yanıtını, verdi biz de ‘olmaz mı?’ deyince kadıköy / kızıltoprak’ta iki sokak ötedeki pidecinin yolunu tuttuk.
biz her zamanki klasik yumurtalı, kaşarlı, kavurmalı açık pidemizi söyleyecekken sabah babiş’le yaptığımız kahvaltıda yediğimiz yumurtaları hatırlayıp, bu kez kapalı kavurmalı pideyi, babiş yarım kıymalı yarım peynirliyi kapalı pideleri söyledi ve başladık sabırla beklemeye.
çünkü bafra pide’de pideler aceleye getirilmiyor. en az 20 dk bilemediniz yarım saat pideleri bekliyorsunuz.
ancak önünüze konulun pideler sonunda her şeyi unutturuyor size…
nitekim biz ellerimizle kavurmalı pidelere girişince babiş’in kibarlığı dikkatimizi çekti, kızımız yanında utanır olunca, babiş babasını utandırmamak için çatalı bıçağı bir yana bıraktı, karşılıklı pide alışverişine girişip hamur üstü lezzetlerin tadını çıkarmaya giriştik.
uzatmayalım lafı, babiş pideleri o kadar çok beğendi ki yanlarında gelen ayrana bile methiyeler düzüp, en kısa zamanda yeniden bafra pide’ye gelmek için babasından söz aldı.
sağlıkla…
Salı
kanaat lokantası’ndan kız kulesi'ne
eskiden arabamız vardı. pazarları öğlen oldu mu babiş arka koltuğa kurulur, düt düt diye diye üsküdar’daki kanaat lokantasının yolunu tutardık.
tabii o günlerde babiş şimdiki gibi ağzının tadını bilen bir yetişkin gibi değil
yeni yetme bir kız çocuğu gibi kanaat gibi bir lokantada ya döner yerdi yanına patates kızartması ya da pirzola yine yanına patates kızartması.
geçenlerde yolumuzu yine üsküdar’a tam da kanaate düşürdük, lokantaya girer girmez de doğru aşçının yanı başına seğirtip tezgahta ne var ne yok gözden geçirdik, masamıza oturur oturmaz da hemen yanı başımızda beliren garsonumuza siparişleri sıraladık.
babiş’e önce karışık zeytinyağlı yaprak ve lahana dolması söyledik, ardından kuzu tandır gelsin istedik daha sonrası için de babiş gözüne irmik helvalı dondurma kestirmiş onu sipariş eyledik.
kendimizin siparişi ise her zamanki özbek pilavı ve cacık oldu. tatlı sevmediğimizden babiş’in irmik helvalı dondurmasına sadece bir çatal çaldık.
dönüş yolunda ise istanbul’un eşsiz silüetine kız kulesi’ni ekledik.
sağlıkla..
Cuma
balık-ekmek ve de haliç manzarası...
babiş palamutu çok seviyor daha önce söylemiştik hatta kimi palamut yazıları da yazmıştık. bugünler yine palamut günleri. turfandaydı bir kaç haftadır. şimdilerde ise fiyatları oturdu daha çok bulunur ve yenilir oldu.
biz de baba-kız bir kaç kez hatta çok kez palamut yedik.
babiş palamutu ızgara ve de takoz kesilmiş seviyor. bir kaç farklı pişirme teknikleri önerdikse de kabul görmediğinden palamut eve takoz gelip takoz iniyor mideye.
gelelim yazımızın konusuna.... geçen işten bir kaç saat kırıp doğru eminönü'nde aldık soluğu.
fotoğraf çektik. video çektik tam da balık ekmeklerin yanında bütün direncimiz kırıldı. teknelerden birine yanaştık ve 5 tl'ye yarım ekmek ve sade palamut ızgara aldık.
arkadaşlar eminönü'nde balık-ekmek çok yemişliğimiz vardır. üstüne de hacı bekir'den badem ezmesi.. o da tatlı niyetine...
ancak bu kez yediğimiz balık-ekmek bize öyle geldi ki sanki hayatımızda yediğimiz bütün balıkların içinde en iyisiydi.
yemek keyfi biraz da mekan, açlık ve yemek yeme isteğine bağlıdır. sanırım bizde o gün surmadır hepsi vardı.
sanırız aşağıdaki videoyu görünce sizin de canınız balık ekmek çekecektir.
deriz ki balık-ekmek her daim güzeldir ama siz siz olun bizce akşam üstü gün batmaya durduğunda eminönü'nde olun. hem dünyanın hiç bir yerinde bulamayacağınız manzarayı seyredersiniz hem de balık-ekmeği etrafınızda bulunan iştah kalabalığı ile birlikte afiyetle yersiniz.
bu arada yine deriz ki balık-ekmeği siz balık teknelerinden yiyin ama karnınızı doyurup da nefsinizi körelttikten sonra başka balık-ekmek tezgahlarını dolaşmaya çıkın. hele de bir turist grubuna rast gelirseniz seyirlerine doyum olmuyor.
sağlıkla...
hamiş; şimdi babiş bu yazıyı okuyacak, videoları seyredecek ve bize gelip, "babiş canım çok balık-ekmek çekti, beni eminönü'ne götürsene" diyecek.
biz de baba-kız bir kaç kez hatta çok kez palamut yedik.
babiş palamutu ızgara ve de takoz kesilmiş seviyor. bir kaç farklı pişirme teknikleri önerdikse de kabul görmediğinden palamut eve takoz gelip takoz iniyor mideye.
gelelim yazımızın konusuna.... geçen işten bir kaç saat kırıp doğru eminönü'nde aldık soluğu.
fotoğraf çektik. video çektik tam da balık ekmeklerin yanında bütün direncimiz kırıldı. teknelerden birine yanaştık ve 5 tl'ye yarım ekmek ve sade palamut ızgara aldık.
arkadaşlar eminönü'nde balık-ekmek çok yemişliğimiz vardır. üstüne de hacı bekir'den badem ezmesi.. o da tatlı niyetine...
ancak bu kez yediğimiz balık-ekmek bize öyle geldi ki sanki hayatımızda yediğimiz bütün balıkların içinde en iyisiydi.
yemek keyfi biraz da mekan, açlık ve yemek yeme isteğine bağlıdır. sanırım bizde o gün surmadır hepsi vardı.
sanırız aşağıdaki videoyu görünce sizin de canınız balık ekmek çekecektir.
deriz ki balık-ekmek her daim güzeldir ama siz siz olun bizce akşam üstü gün batmaya durduğunda eminönü'nde olun. hem dünyanın hiç bir yerinde bulamayacağınız manzarayı seyredersiniz hem de balık-ekmeği etrafınızda bulunan iştah kalabalığı ile birlikte afiyetle yersiniz.
bu arada yine deriz ki balık-ekmeği siz balık teknelerinden yiyin ama karnınızı doyurup da nefsinizi körelttikten sonra başka balık-ekmek tezgahlarını dolaşmaya çıkın. hele de bir turist grubuna rast gelirseniz seyirlerine doyum olmuyor.
sağlıkla...
hamiş; şimdi babiş bu yazıyı okuyacak, videoları seyredecek ve bize gelip, "babiş canım çok balık-ekmek çekti, beni eminönü'ne götürsene" diyecek.
Perşembe
"artık buralıyık!"
eğer ana babaysan sabredeceksin. sabırla, koruk üzüm olurmuş! nitekim oldu da…
“patlıcan?”
“yememmm…”
“soğan?
“asla yememmm!”
“ciğer?”
“adını bile duymak istemiyorum!”
ve daha neler neler? red listesi o kadar uzun ki!
ancak dedik ya “ana babaysan” hele ki bizim gibi sadece ‘baba’ysan işin zor! zor ama sabır da zorluğun en büyük düşmanı…
“ev arkadaşımız” (şimdi kendisini böyle konumlandırıyor. büyüdü ya…) ilk tanıştığımız günden bu yana yukarıda saydıklarımız ve daha niceleri konusunda ayak diretiyordu, arada sırada ‘arıza’ çıkarıyordu.
çıkarsın! sevdiğini koşulsuz seveceksin. biz de bir kere sevmişiz. bağrımıza basmışız. ‘arkadaş’lığına yıllarımızı vermişiz!
neyse lafı fazla uzatmayalım.
biz artık ‘ev arkadaşı’mızla sadece evde yemek yemiyoruz. arada sırada da olsa dışarıya yemeğe çıkıyoruz. eee çıktıkça da ortam daha bir keyifleniyor, iki taraf da daha bir esnekleşiyor. hatta hatta yavaş yavaş “yememler”, “ağzıma bile sürmem”ler bir bir patlıcan salatası istemelerine kadar varıyor.
geçen akşam arkadaşla iş dönüşü iskelede buluştuk. karnımız aç. iskele desen her yanıyla bir yemek cenneti. ıslama köfte de var, çiya da var, yanyalı da hatta istersen sokak ortası balık, yanında da türlü türlü mezeler!
ancak o akşam bizim kafamızda bir başka yer vardı ki ciğer kebabı ile çöp şişi ile bir numara!
önce bir yoklama yaptık, inisiyatifi arkadaşımıza bıraktık.
“ne yiyelim!”
“fark etmez ama sabahtan beri bir şey yemedim karnım çok aç!”
yani bu demektir ki inisiyatif bize geçti ama risk bulutları ile yüklü!
aldık riski ve “gel seni bir yere götüreyim, ciğer kebap yeriz!” dedik.
bu arada yeri gelmişken belirtelim ki ciğer direnişi kırılmış, arnavut olanı birkaç kere yenilmişti. onun için gönül rahatlığıyla söyledik önerimizi ama temkin de elden bırakılmadan. çünkü hayat her zaman bilinmezlerle doludur. siz siz olun yayılıp gevşemeyin.
uzatmayalım burası hayat dersi vermek için hiç de yeri değil. zaten ders vermek nedir ki? yaşarsın! al sana ders!
arkadaşlar amma çenemiz düştü bugün. bir türlü ciğerci hulusi’ye gelemedik!
ancak ‘ev arkadaşımız’ geldi. hiç itirazsız. hatta buraya daha önce geldiğimizi de söyledi ama sonradan ispatlayamadı!
üst kata çıktık. pencere kenarına kurulduk. garson geldi ki ne yemek isteriz? ciğer mi yoksa çöp şiş mi?
bakıştık, arkadaşla. kararı biz verdik, “bir buçuk şiş, yarım ciğer!”
değil mi ya, ne olur ne olmaz?
önce atıştırmalıklar geldi ki, acı bir bostana! arkadaş yemez ama biz yeriz!
sonra pişmiş biber ve domates! arkadaş yemez biz yeriz!
sonra sonra iki çeşit soğan biri kıyılmış, kuru biberle terbiye edilmiş, diğeri pişirilmiş ki lokum!
ve en sonra da maydanoz, taze nane yeşillikler! bunları da arkadaş yemez ama biz bayılırız!
tabii biraz sonra da lavaş ekmekler, ayranlar ve şişlerin ucu göründü.
arkadaş biraz kibar, lavaşa şiş çekmeyi bilmez ama Allah’tan yanında bizim gibi bir uygulayıcı var.
aldık elimize lavaşı, yaydık avucumuza ve şişin etli kısmını bastırdık avucumuza, hızlıca çektik.
gerisi keyfine kalmış. ister kıyılmış soğan koy ister pişirilmişini ya da bizim gibi közlenmiş biberleri yay üstlerine tuz gezdir.
hepsi yapıldı tarafımızdan arada da arkadaş gözlendi, söylediklerine kulak kabartıldı,
“babiş bu ne yaaa… artık buralıyık!”
sağlıkla…
“patlıcan?”
“yememmm…”
“soğan?
“asla yememmm!”
“ciğer?”
“adını bile duymak istemiyorum!”
ve daha neler neler? red listesi o kadar uzun ki!
ancak dedik ya “ana babaysan” hele ki bizim gibi sadece ‘baba’ysan işin zor! zor ama sabır da zorluğun en büyük düşmanı…
“ev arkadaşımız” (şimdi kendisini böyle konumlandırıyor. büyüdü ya…) ilk tanıştığımız günden bu yana yukarıda saydıklarımız ve daha niceleri konusunda ayak diretiyordu, arada sırada ‘arıza’ çıkarıyordu.
çıkarsın! sevdiğini koşulsuz seveceksin. biz de bir kere sevmişiz. bağrımıza basmışız. ‘arkadaş’lığına yıllarımızı vermişiz!
neyse lafı fazla uzatmayalım.
biz artık ‘ev arkadaşı’mızla sadece evde yemek yemiyoruz. arada sırada da olsa dışarıya yemeğe çıkıyoruz. eee çıktıkça da ortam daha bir keyifleniyor, iki taraf da daha bir esnekleşiyor. hatta hatta yavaş yavaş “yememler”, “ağzıma bile sürmem”ler bir bir patlıcan salatası istemelerine kadar varıyor.
geçen akşam arkadaşla iş dönüşü iskelede buluştuk. karnımız aç. iskele desen her yanıyla bir yemek cenneti. ıslama köfte de var, çiya da var, yanyalı da hatta istersen sokak ortası balık, yanında da türlü türlü mezeler!
ancak o akşam bizim kafamızda bir başka yer vardı ki ciğer kebabı ile çöp şişi ile bir numara!
önce bir yoklama yaptık, inisiyatifi arkadaşımıza bıraktık.
“ne yiyelim!”
“fark etmez ama sabahtan beri bir şey yemedim karnım çok aç!”
yani bu demektir ki inisiyatif bize geçti ama risk bulutları ile yüklü!
aldık riski ve “gel seni bir yere götüreyim, ciğer kebap yeriz!” dedik.
bu arada yeri gelmişken belirtelim ki ciğer direnişi kırılmış, arnavut olanı birkaç kere yenilmişti. onun için gönül rahatlığıyla söyledik önerimizi ama temkin de elden bırakılmadan. çünkü hayat her zaman bilinmezlerle doludur. siz siz olun yayılıp gevşemeyin.
uzatmayalım burası hayat dersi vermek için hiç de yeri değil. zaten ders vermek nedir ki? yaşarsın! al sana ders!
arkadaşlar amma çenemiz düştü bugün. bir türlü ciğerci hulusi’ye gelemedik!
ancak ‘ev arkadaşımız’ geldi. hiç itirazsız. hatta buraya daha önce geldiğimizi de söyledi ama sonradan ispatlayamadı!
üst kata çıktık. pencere kenarına kurulduk. garson geldi ki ne yemek isteriz? ciğer mi yoksa çöp şiş mi?
bakıştık, arkadaşla. kararı biz verdik, “bir buçuk şiş, yarım ciğer!”
değil mi ya, ne olur ne olmaz?
önce atıştırmalıklar geldi ki, acı bir bostana! arkadaş yemez ama biz yeriz!
sonra pişmiş biber ve domates! arkadaş yemez biz yeriz!
sonra sonra iki çeşit soğan biri kıyılmış, kuru biberle terbiye edilmiş, diğeri pişirilmiş ki lokum!
ve en sonra da maydanoz, taze nane yeşillikler! bunları da arkadaş yemez ama biz bayılırız!
tabii biraz sonra da lavaş ekmekler, ayranlar ve şişlerin ucu göründü.
aldık elimize lavaşı, yaydık avucumuza ve şişin etli kısmını bastırdık avucumuza, hızlıca çektik.
gerisi keyfine kalmış. ister kıyılmış soğan koy ister pişirilmişini ya da bizim gibi közlenmiş biberleri yay üstlerine tuz gezdir.
hepsi yapıldı tarafımızdan arada da arkadaş gözlendi, söylediklerine kulak kabartıldı,
“babiş bu ne yaaa… artık buralıyık!”
sağlıkla…
Cuma
dörtleme!
“madem kimse gelmiyor madem tek başımıza kaldık, kızlar yüz vermedi!” deyip, istanbul’u gezmeye kaldığımız yerden devam kararı aldık!
bu hafta sonunun ilk durağı yenilenen yüzüyle süleymaniye camisi!
dolayısıyla yine köprüden yürünecek yine balıkçıların yanından geçip kovalarına göz atılacak, “rasgele!” denilecek
yine tahtakale-rüstem paşa camii-unkapanı güzergahı izlenerek süleymaniye’ye çıkılıp, koca sinan’ın türbesinden camiye sapılacak
yine vakit öğlene denk getirileceğinden arada kuru fasulye-pilav-cacık-turşu dörtlemesiyle karın doyurulacak ve yine gezi roksana’nın mezarında son bulacak!
artık orta kahveyi nerede içeriz bilinmez ama söz, yazarız.
sağlıkla…
bu hafta sonunun ilk durağı yenilenen yüzüyle süleymaniye camisi!
dolayısıyla yine köprüden yürünecek yine balıkçıların yanından geçip kovalarına göz atılacak, “rasgele!” denilecek
yine tahtakale-rüstem paşa camii-unkapanı güzergahı izlenerek süleymaniye’ye çıkılıp, koca sinan’ın türbesinden camiye sapılacak
yine vakit öğlene denk getirileceğinden arada kuru fasulye-pilav-cacık-turşu dörtlemesiyle karın doyurulacak ve yine gezi roksana’nın mezarında son bulacak!
artık orta kahveyi nerede içeriz bilinmez ama söz, yazarız.
sağlıkla…
Pazartesi
o piti piti, karamela sepeti!
biz kesinlikle Tanrı’nın bir “mizahsever” olduğuna inanıyoruz! yaptığı işlere bakın anlarsınız!
biliyorsunuz, yazmıştık! geçen hafta sonu tarihi yarımada’yı gezecek, geziye de köprü’ten başlayacak; kaymaklı lokum yiyip yeni cami’yi seyrede seyrede orta kahvemizi höpürdetecektik!
bunu herkese duyurduk hatta “gelin gezimize katılın, size istanbul’u gezdirelim!” dedik, günlerce bekledik.
sonunda istanbul’a yolu düşmüş bir ankaralı, “gelirim hatta gelirken fotoğraf makinemi de getiririm!” dedi, sevindik ama başkaca kimseden de ses çıkmadı!
cumartesi günü geldi çattı, sabah işten çıktık, metroyla taksim’e geldik; niyetimiz yürüye yürüye kalan “son sıcak gün”ün tadını çıkarmak, gezimize başlamadan cadde-i kebiri bir baştan başa geçmek, yolda da önümüze “nimet” diye ne çıkarsa karnımızı doyurmak, kahvaltı yapmak!
niyet bu ama istiklal’de “nimet” çok! hele de bizim gibi doğuştan “o piti piti karamela sepeti, terazi lastik jimnastik, biz size geldik bitlendik, hamama gittik temizlendik, dik dik dik!” diyenlerdenseniz, yandınız!
ilk şimşek pide’ye niyetlendik ama daha geçen haftalardan birinde masalarından birinde güneşe karşı, üstüne yumurta kırdırılmış kıymalı pide ve ayranla kahvaltı ettiğimizden vazgeçtik, bu kez nizam pide’ye yöneldik, ki niyetimiz ikisini birbiriyle kıyaslayalım hem de güzel bir kahvaltı daha yapalım!
cadde-i kebiri, balık pazarına saptık, yol bitince sola döndük nizam’da dışarıya atılmış sandalyelerden birine oturduk… tepemizde garson bitti ki daha fırın yanmamış, pide yok! çorba var hem de mercimek ama onun yanında da taze ekmek yok!
huysuzluk bu ya taze ekmek olmadan çorba içmeyeceğimiz tuttu, kalktık! birkaç on adım attık atmadık kendimizi “self service” hizmet veren bir dükkanın kollarında bulduk! “oh olsun!” deyip adı mercimek bir çorba içtik!
dışarı çıktığımızda güneş iyice yükselmişti, köprü başındaki randevuya da az bir zaman kalmıştı, başladık hayaller kura kura yürümeye…
şimdi sizden saklayacak değiliz yukarıda Allah var! diyorduk ki kendi kendimize, “şimdi kızlar gelmiştir! ilk önce köprüyü bir baştan bir başa yürür kimi zaman haliç’i seyreder anlatırız kimi zaman sarayburnunu!
daha biz hayallerin içinde yüzerken telefon çaldı, bir arkadaşımız, karısı “başımdan git!” demiş olmalı ki bizim geziye katılmak istiyor!
“olur!” dedik yürüdük!
tahmin edersiniz ki köprü başına vardığımızda “kızlar”dan ne gelen vardı ne giden! kala kala evden kovulmuş bir erkek arkadaşa kaldık!
erkekler kendi başlarına kalırsa ne yapar? ilk önce birer buçuk pilav üstü döner yer sonra çay içer en sonunda da elektronik eşya alışverişine çıkar ya fotoğraf makinesi alır ya aksesuar sorar!
biz de öyle yaptık ama arada değişiklik olsun diye tahtakale’de sobacıları dolaştık; artık neremize süreceksek bir kök adamotu aldık, bir zücaciyecide babiş’e dökme tava bulduk ama en büyük süprize tam da çakma blackberry’lere bakarken rastladık!
evden kaçmış iki orta yaşlı erkek, arkadaşımızın arkadaşları…
“bıçak bakmaya” gelmişler tahtakale’ye… istediler ki onlara katılalım, bıçakçıdan sonra patates soyacağı ardından akik alalım karnımızı da büyük postane’nin karşısındaki kokoreççide doyuralım!
sağlıkla…
biliyorsunuz, yazmıştık! geçen hafta sonu tarihi yarımada’yı gezecek, geziye de köprü’ten başlayacak; kaymaklı lokum yiyip yeni cami’yi seyrede seyrede orta kahvemizi höpürdetecektik!
bunu herkese duyurduk hatta “gelin gezimize katılın, size istanbul’u gezdirelim!” dedik, günlerce bekledik.
sonunda istanbul’a yolu düşmüş bir ankaralı, “gelirim hatta gelirken fotoğraf makinemi de getiririm!” dedi, sevindik ama başkaca kimseden de ses çıkmadı!
cumartesi günü geldi çattı, sabah işten çıktık, metroyla taksim’e geldik; niyetimiz yürüye yürüye kalan “son sıcak gün”ün tadını çıkarmak, gezimize başlamadan cadde-i kebiri bir baştan başa geçmek, yolda da önümüze “nimet” diye ne çıkarsa karnımızı doyurmak, kahvaltı yapmak!
niyet bu ama istiklal’de “nimet” çok! hele de bizim gibi doğuştan “o piti piti karamela sepeti, terazi lastik jimnastik, biz size geldik bitlendik, hamama gittik temizlendik, dik dik dik!” diyenlerdenseniz, yandınız!
ilk şimşek pide’ye niyetlendik ama daha geçen haftalardan birinde masalarından birinde güneşe karşı, üstüne yumurta kırdırılmış kıymalı pide ve ayranla kahvaltı ettiğimizden vazgeçtik, bu kez nizam pide’ye yöneldik, ki niyetimiz ikisini birbiriyle kıyaslayalım hem de güzel bir kahvaltı daha yapalım!
cadde-i kebiri, balık pazarına saptık, yol bitince sola döndük nizam’da dışarıya atılmış sandalyelerden birine oturduk… tepemizde garson bitti ki daha fırın yanmamış, pide yok! çorba var hem de mercimek ama onun yanında da taze ekmek yok!
huysuzluk bu ya taze ekmek olmadan çorba içmeyeceğimiz tuttu, kalktık! birkaç on adım attık atmadık kendimizi “self service” hizmet veren bir dükkanın kollarında bulduk! “oh olsun!” deyip adı mercimek bir çorba içtik!
dışarı çıktığımızda güneş iyice yükselmişti, köprü başındaki randevuya da az bir zaman kalmıştı, başladık hayaller kura kura yürümeye…
şimdi sizden saklayacak değiliz yukarıda Allah var! diyorduk ki kendi kendimize, “şimdi kızlar gelmiştir! ilk önce köprüyü bir baştan bir başa yürür kimi zaman haliç’i seyreder anlatırız kimi zaman sarayburnunu!
daha biz hayallerin içinde yüzerken telefon çaldı, bir arkadaşımız, karısı “başımdan git!” demiş olmalı ki bizim geziye katılmak istiyor!
“olur!” dedik yürüdük!
tahmin edersiniz ki köprü başına vardığımızda “kızlar”dan ne gelen vardı ne giden! kala kala evden kovulmuş bir erkek arkadaşa kaldık!
erkekler kendi başlarına kalırsa ne yapar? ilk önce birer buçuk pilav üstü döner yer sonra çay içer en sonunda da elektronik eşya alışverişine çıkar ya fotoğraf makinesi alır ya aksesuar sorar!
biz de öyle yaptık ama arada değişiklik olsun diye tahtakale’de sobacıları dolaştık; artık neremize süreceksek bir kök adamotu aldık, bir zücaciyecide babiş’e dökme tava bulduk ama en büyük süprize tam da çakma blackberry’lere bakarken rastladık!
evden kaçmış iki orta yaşlı erkek, arkadaşımızın arkadaşları…
“bıçak bakmaya” gelmişler tahtakale’ye… istediler ki onlara katılalım, bıçakçıdan sonra patates soyacağı ardından akik alalım karnımızı da büyük postane’nin karşısındaki kokoreççide doyuralım!
sağlıkla…
balık ekmek!
“bayramda evde oturalım, gelen giden olur, ayıp olur!” dedik, öyle de yaptık!
ne o öyle her sene her sene yok uzakdoğular puket, sri lanka; yok güney amerika, copacabana; arjantin’de tango, biftek; ille de küba’nın “castro devrini”ne yetişme çabaları; ya da londra, paris, roma, venedik; gondol, cam işleri, san marco meydanı, “atlarımızı” görme telaşı; viyana’da şinitzel, budapeşte’te dana kuyruğu çorbası daha neler daha neler!
şaka bir yana "gözümüz yok kimsenin bayram hallerinden, bizim halimiz bize yeter!" dedik bu bayram da vazgeçtik zevk-ü sefadan, kıçımızı kırıp divanımıza kurulduk, misafir bekledik!
her bayram evde otururuz ne gelen olur ne giden hele de babiş bayramlaşmalara gidince ıssız bir adayda düşmüş kazazedelere döneriz, bekleriz ki kapıyı biri çalsın!
sağ olsun babiş, geçen yıllarda vişneli likör yapıp dolaba koymuştu “gelen giden olursa ikram edelim” diye ne gelen oldu ne de giden daha tatmak nasip olmamıştı, taa ki bu bayrama kadar!
sonunda olan oldu bayramın ilk günü kapımızı daha otuzuna varmamış “gençten biri” bir de bir on sekizlik çaldı, fazla gençten olunca gelenler el etek öpme faslı yaşandı, çikolata tuttu babiş, liköründen ikram etti; hal hatır sorduk ilk gün akşamı ettik!
“karşı”ya geçtik ki sanki bizim haberimiz olmadan kıyamet kopmuş!
köprü işgal altında her yan insan her yan olta; uçlarında da istavrit, kraça, kefal; martılar bile kısmetini havada kapıyor!
ya balık ekmek ya balık ekmek kayıklar yan yana dizili üçerli;
katık dersen turşu suyu hem de taneli;
canın tatlı çekti diyelim lokmaya ne dersin;
yok baktın ki balık ekmekte kuyruğun sonu yok, “bugüne özel çiğköfte” mısır çarşısında kapının yanına kurulmuş!
yeter ki iştahın olsun, sağlıkla…
ne o öyle her sene her sene yok uzakdoğular puket, sri lanka; yok güney amerika, copacabana; arjantin’de tango, biftek; ille de küba’nın “castro devrini”ne yetişme çabaları; ya da londra, paris, roma, venedik; gondol, cam işleri, san marco meydanı, “atlarımızı” görme telaşı; viyana’da şinitzel, budapeşte’te dana kuyruğu çorbası daha neler daha neler!
şaka bir yana "gözümüz yok kimsenin bayram hallerinden, bizim halimiz bize yeter!" dedik bu bayram da vazgeçtik zevk-ü sefadan, kıçımızı kırıp divanımıza kurulduk, misafir bekledik!
her bayram evde otururuz ne gelen olur ne giden hele de babiş bayramlaşmalara gidince ıssız bir adayda düşmüş kazazedelere döneriz, bekleriz ki kapıyı biri çalsın!
sağ olsun babiş, geçen yıllarda vişneli likör yapıp dolaba koymuştu “gelen giden olursa ikram edelim” diye ne gelen oldu ne de giden daha tatmak nasip olmamıştı, taa ki bu bayrama kadar!
sonunda olan oldu bayramın ilk günü kapımızı daha otuzuna varmamış “gençten biri” bir de bir on sekizlik çaldı, fazla gençten olunca gelenler el etek öpme faslı yaşandı, çikolata tuttu babiş, liköründen ikram etti; hal hatır sorduk ilk gün akşamı ettik!
sonradan da ne gelen oldu ne giden; babiş de kendini gezmelere vurunca kaldık mı yine bir başımıza sıkıntı bize çemkiriyor biz sıkıntıya…
baktık halimiz hal değil hava da güzel mi güzel, tuttuğumuz gibi kendimizi kapının önüne koyduk!
yürürsün yürürsün bizim buralarda az sonra denize denk gelirsin sonrası da ya yüzer karşıya geçersin ya vapur ayağının altında!
“karşı”ya geçtik ki sanki bizim haberimiz olmadan kıyamet kopmuş!
köprü işgal altında her yan insan her yan olta; uçlarında da istavrit, kraça, kefal; martılar bile kısmetini havada kapıyor!
ya balık ekmek ya balık ekmek kayıklar yan yana dizili üçerli;
katık dersen turşu suyu hem de taneli;
canın tatlı çekti diyelim lokmaya ne dersin;
yok baktın ki balık ekmekte kuyruğun sonu yok, “bugüne özel çiğköfte” mısır çarşısında kapının yanına kurulmuş!
yeter ki iştahın olsun, sağlıkla…
Salı
hacı!
çocuğunuz size nasıl seslensin istersiniz? “baba!”, “babacığım!” belki çok çok “babiş!” hadi diyelim biraz daha ilerisi “özel” bir sesleniş.
bizde ise durum epeyce farklı; bir sürü ismimiz var yerine ve zeminine göre çağrılıyoruz!
“babaaa”nın anlamı açık ya bir kabahat işlemişiz ya işlemek üzereyiz ya da yardıma çağrılıyoruz; “babacığım!” ise hemen hemen hiç duymadağımız bir sesleniş nadirdir kulağımıza çalınışı; babiş!” ise sevimlilik ifadesi, ne kadar sevildiğimizi anlıyoruz hele ki adımıza bir de “..moş!” eklenirse keyfimize diyecek yok o zaman!
ancak şimdilerde sık sık seslendirilen bir adımız ve çağrılışımız var ki daha bir anlam veremedik anlamına… bakın anlatalım…
şu günlerde düzen falan kalmadı evimizde neredeyse baba-kız birbirimizi görmez olduk; o sabahları kargalarla birlikte kalkıp okula gidiyor, biz biraz daha geç; cumartesi ve pazar günleri ise biz kargalardan bile erken kalkıp işe gidiyoruz, o kargalarla birlikte dershaneye; hafta içi ise evlere şenlik hiçbir düzen dikiş tutmuyor; o okuldan gelince biz evde yoğuz, biz gelince o yok akşam etütlerinde yine dershanede.
bu cumartesi de öyle oldu, biz erkenden kalkıp işe gittik, o da birkaç saat sonra dershaneye, sınavı varmış üstelik!
şeytan dürttü bu kez işten sonra gezmelere vurmadık, rotamızı şaşırmadık eve vapurla dönmeye karar verdik ki denizin ortasında telefon çaldı, kızımız; nerede olduğumuzu sordu, söyledik ardından ekledi, “yemek yiyelim mi karnım çok aç!”
buluşma yeri olarak iskele seçildi, vardığımızda bir baktık ki babiş yok yani var da ortalarda görünmüyor, yorgunluktan bir banka çökmüş etrafı bile görecek hali yok! burnunun dibine kadar sokulduk da varlığımızdan haberdar oldu, olur olmaz da yiyecek ve mekan alternatiflerini sıralamamızı istedi!
başladık “o lokanta da senin bu börekçi de senin!” muhabbetine ki bizde seçenek çok! baylan da var güvendiğimiz bizi gururlandıracak yanyalı fehmi de çiya da bilgeoğlu da!
neyse ki bu sefer seçenekleri bunlarla sınırlı tuttuk, bilgeoğlu’nda karar kıldık, “kıymalısıydı peynirlisiydi” derken dört dilim suböreğini çatal bıçaklarla birlikte sardırıp babiş’in önerisi doğrultusunda moda’daki çay bahçesinin yolunu tuttuk!
börekler babiş’in deyişiyle “muhteşem” hatta bu kentteki en iyi böreklerden, ki yanına ne güllüoğlu yanaşabilir ne bir başkası; manzara muhteşem tam karşıda kentin o eşsiz silueti, ki yanına hiçbir manzara yaklaşamaz; eh en fazla çaylara laf söylenir ki “o da nazarlık olsun!” dedik garsona elleşmedik1
durum böyle olunca babiş kendinden geçti ama önce karnını doyurdu ardından ikinci çayını yudumlamaya başladı ve sıra geldi sınavdan çıktıktan sonra onu buralara getiren aklını övmeye, “dedim şu hacı’yı bir arayayım belki bana yemek yedirir! iyi etmişim değil mi””
sağlıkla…
meraklısına not: siz siz olun eğer bilgeoğlu'ndan börek alacaksınız geç vakitlere kalmayın! çünkü ya börek bitmiştir ya da sonuna yetişmişsinizdir!
Pazartesi
böyle kaybolmaya can kurban!

hafta sonu olunca ‘izin’ günümüz oluyor! vatmanlar izin günlerinde tramvaya binermiş ya bizim ki de o hesap, gezip dolaşacağımıza, o günlerimizi gün edeceğimize evde oturup, ‘şimdi misafir de var iyi ağırlamasak bize yakışmaz iyi ağırlasak pek yiyesi değil!’ deyip yine her daim yaptığımız gibi yeme içme telaşı yaşarız.
yani dememiz o ki bizi ‘rahat’ bıraksalar, bırakan bıraktığı yerde mutfakta bulur. Allah’tan az çok arkadaşımız, dostumuz var zamanında edinmişiz… yoksa bu tembellikle, yoldan geçen birinin kapıyı çalmasını, ‘ben geldim bir dost!’ demesini beklerdik ki olmuş şey değildir…
neyse!
arkadaşlar her zaman iyidir hatta dost olursa daha da iyidir. sizi yalnız bırakmaz arayıp sorar, ‘insan insanın zehrini alır’ diye düşünür, gelip hal hatır sorar; hatta punduna getirdiklerinde sizi gezmelere bile götürür.
dedik ya bizde var bunlardan; işte onlardan bir çift, bir de meyveleri var yanlarında dünya tatlısı; zırr bir telefon, ‘hadi kaybolalım’ derler. geçen hafta da ‘kaybolalım’ demişlerdi de korkmuştuk kaybolmaktan şimdi ikinci kez ‘olmaz demek olmaz’ dedik hem ‘misafir’ de hava alır düşüncesiyle yollara düştük.
niyetimiz karadeniz’de kaybolmak. bunun için gebze’yi, hereke’yi sonunda izmit’i de geçtik ki kefken tabelasının önündeyiz. ‘a iyi kefken’in sahilini hiç tenha görmemiştik’ diye sevinirken kendimizi kerpe’nin sahilinde bulduk, ki bizden başka birkaç kul daha var etrafta, gezinip dururlar.
sahil dediğimiz birkaç adımlık bir kumsal, iki üç de sandal var etrafa saçılmış; bir de birkaç lokanta, balık, salata ve de mutfakta ne varsa mezelerden… ‘bundan iyisine bağdat’ta kaysı denir!’ deyip, karın doyurma telaşına geçtik.

‘palamut mevsimi; takoz olursa hele de ızgara olursa daha da iyi; çinekop da olsun ızgara, yanlarına da ince kıyım ortaya karışık salata; eh bize de bir kap barbunya; bir duble de artık hangi marka denk gelirse!’

barbunya geldi nefis, kıvamı yerinde helmeli; ‘duble’ desen içen bilir; salata masaya konar konmaz bitti; balık kurumamış ızgarada!
nefisler köreltildi, kahveler içildi, üstüne yol alıp, ‘memlekette ne manzaralar var’ deyip doya doya manzara da seyredildi; sıra geldi kaybolmaya!
valla kaybolmak buysa sevdik; ilk bir ormanda, çıkmaz yolda kaybolduk; geriye dönünce, ‘yol nasıl olsa bir yerlere götürür’ dedik. yol çatallaştığında bazen soldakini, baktık sağ da olur, sağdakini seçip, riva’ya da uğradık ağva’dan da çıktık.
‘kayıp’ olunca insan ne bulacağını bilmez ya; yol kenarında bir dükkan bulduk; cayır cayır yanan bir de soba hem yumurta aldık hem köy ekmeği ‘gözümüz doysun’ deyip köy yeri sucuğu da…
son kayboluşumuzda şile’deydik, çıktığımızda otobanda; insanlar vardı her yanda çook çookk ‘bizim’ insanlarımız…
sağlıkla.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















