laf olsun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laf olsun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı

"tezgahtar" olmayaydın iyiydi!

babişe yemekler sekizinci yılını doldurdu!

biliyoruz birkaç yıldır yazmıyoruz. 

nedeni şu ki; bu blogun var olmasına neden olan, birlikte yaşadığımız, bir yerde "ev arkadaşlığı" yaptığımız ama nasıl "ev arkadaşlığı" ise her şeyin üstesinden bizim geldiğimiz; yedirdiğimiz (mantı, pazı dolması, yaprak sarması, kuzu incik, güveçte levrek, kağıtta levrek, kaşarlı bonfile, yuvalama, izmir köfte, kıymalı mercimek vb.) içirdiğimiz (suydu, kolaydı, biraydı, kırmızı şaraptı) giydirdiğimiz (bunlardan söz etmeyelim) canımız ciğerimiz, kızımız babiş'imiz, okumak ve "adam" olmak için bizi iki yıl önce bırakıp gitmişti! 

vatanından uzakta gurbet ellerde ev işi de yapıyor mesela bulaşığı elde yıkıyor, çamaşır için "laundry palace"a gidiyor, kendi evini kendi temizliyor (tıkanan lavabo bile açıyor); markete alışverişe gidiyor, en "uygun" fiyata yiyecekler alıyor; her gün farklı bir yemek pişirebilmek için düşünüyor, işin içinden çıkamazsa da hazır yiyeceklerle karnını doyuruyordu. 

her gün iki saat yürüyerek karda kışta okula gitti; gerçi yaz kış çalışan klimalardan çok şikayeçi oldu, "aman kızım o kadar kusur kadı kızında bile bulunur; her zaman yanına örtünecek bir şey al sakın üşütme sonra sana tavuk çorbası yapacak kimseyi nereden bulacaksın!" dedik. eh şükür dinledi sözümüzü az hastalıklarla atlattı her geçen ayları, yılları...

sonunda geldi okulun sonuna... babiş geçenlerde mezun oldu hem de dünyanın en iyilerinden birinde tekstil pazarlama okudu.




biz de o gün internetin başına oturup sabaha kadar diplomasını alacağı anı bekledik ki gururlanalım, "vay be sonunda babiş'le bu işi de başardık!" diyelim.

nitekim dedik de... 

babiş şimdi gerçek hayata adımını attı. ilk öğüdümüzü "iyi insan ol yeter!" diye verdik ve başladı iş aramaya...

aslan tabii her yerde aslan yakalayıp da ağzından ekmeği alabilirsen ne ala yok alamazsan yandı gülüm keten helva...

babiş bu durumu bildiği için ilk yakaladığı aslanın ağzından çekip almış ekmeği.

şimdi bir butikte "tezgahtarlık" yapıyor. gerekçesi de "artık sana daha fazla yük olmak istemiyorum!"

canım kızım iyi ki varsın. iyi ki benim kızımsın... 

bugüne kadar yedirdiklerim içirdiklerim, giydirdiklerim gezdirdiklerim hatta kozmetik paraları bile helali hoş olsun. yalnız "tezgahtar" olmayaydın iyiydi...

hamiş; "tezgahtarlık" tekstilde ilk basamaktır onu çıktın mı gerisi gelir. 

Çarşamba

miş miş de miş miş!

babiş’in okulu pazartesi açıldı. dolayısıyla neredeyse her gün okula gidecek, ders dinleyecek, ders çalışacak, sınıfı geçecek, okul bitirecek sonunda da ‘adam’ olacak!

sözün kısası o yapması gerekenleri yapacak; bize de küçük kızımız okulla cebelleşirken, ona ‘lojistik’ destek sağlamak düşecek!

yani biz, böyle düşünüyorduk, sanıyorduk! oysa ‘gerçek’ başkaymış! nereden bilebilirdik ki?

sabah bütün iyi niyetimizle dedik ki kendi kendimize, ‘babiş’ten ders programını alalım da ona göre alışverişe çıkalım; sabah kalkışını öğrenip, kahvaltılığı dolapta eksiksiz tutalım; akşam gelişini bilelim de eve erken gelmeye çalışıp, önüne bir tas sıcak çorba koyalım, etlisi sütlüsü eksik olmasın!’

bu niyet ve istekle, sabah mahmurluğunun kıyılarında gezen babiş’e seslendik:

- kızım ders programını yazıp versene, gelişini gidişini bileyim!

vay demez olaydık. gerçeği öğrendik ki, ‘ne o? ilkokula mı gidiyormuş? ders programı da neymiş? o artık üniversiteliymiş!

miş miş de miş miş!

bu yanıt karşısında siz olsanız ne yaparsınız?

bizimki basit; artık babiş’e ‘üniversiteli’ muamelesi çekeceğiz ki alışverişini kendi yapsın, yemeğini kendi pişirsin, bulaşığını kendi yıkasın, soğuk kış günlerinde hangi çorbayı içeceğine kendi karar versin; velhasıl kendi kendini idare etsin de aç kalmasın!

Pazartesi

ana babalar ne söyler?

babiş geçenlerde, 'geç kalmış bir babalar günü' yazısı yazdı, ki bize göre nefisti.

kızımızla gururlandık; güzel yazısına, bize ait ilginç ve yerinde tespitlerine şapka çıkardık; bir anda yılların yorgunluğu uçup gitti bedenimizden, ruhumuzdan.

ne güzel değil mi?

dileriz herkes böylesine ‘hayırlı’ evlatlar yetiştirir, onlardan böylesine güzel geri dönüşler alır böylesine güzel duygular yaşar.

ancak bütün bu yaşananlar, güzel ve duygulu sözler sizi yanıltmasın.

babiş her ne kadar duygusal anlamda gelişti, yazısı imlası güzelleşti, tespitleri cuk diye yerine oturuyorsa da bakmayın siz, babiş yine eski babiş; huylu huyundan vazgeçmezmiş.


yani babiş yine babasının bin bir zahmetle yetiştirdiği domateslere burun kıvırıyor;


yine tereyağ, yeşil biber ve domatesle harmanlanmış, üstüne üstlük içine serbest gezinmiş tavuk yumurtaları kırılarak pişirilmiş menemeni zinhar ağzına koymuyor;


yine kahvaltı masasına sokaktan börek ısmarlıyor; yine tek bir tabağın mutfaktan bahçe masasına taşınmasına yardımcı olmuyor; velhasıl yine ‘fazla laf’ dinlemek istemiyor, bunu da açık ve de seçik her seferinde belirtiyor.

laf dediğimiz de, ‘kızım sen ne işe yararsın? bir işin ucundan tutmuyorsun!’dan başka bir şey değil. yani abartmaya gerek yok bu lafı, bizim bildiğimiz her ana-baba söyler hatta iki laflarından biri budur.

ancak başta dedik ya, ‘babiş şu sıralar iyi laflar edip iyi şeyler yazıyor’ diye; durum böyle olunca, ‘kızım sen ne işe yararsın?’ sorusuna, ‘ben bu evin neşesiyim!’ yanıtını verebiliyor.

‘evin neşesi’ni kim kaçırmak ister ki?

sağlıkla…


hamiş; hani onlar sosyal medyada, 'anne sözleri', 'baba sözleri' diye bizim sözlerimizle geyik yapıyorlar ya, sen sabret biz de biriktiriyoruz, 'ne var?'ları.. yakında..

babişler dikkat, lütfen.

babiş’e çok üzülüyoruz. çünkü çok çalışıyor. hep ders hep ders. dersten başını kaldıramıyor zavallı…

yoksa biz geziyoruz o da gezsin isteriz. bineriz baba-kız arabamıza, biz kullanırız o yanımızda keyf eder.

takar kulaklığını müziğini dinler, sıkıldı telefonu üstünden sosyal medyaya akar, yüzünü bizden yana dönerse eğer, baba-kız sohbetlerinden bal damlar, karnı acıktı dileyim yol üstü lezzet duraklarında soluklanırız.

ancak yok olmuyor, babiş dersten başını kaldıramıyor. dolayısıyla biz de bir başımıza kendimizi yollara vurup o kent senin bu kent benim dolaşıp duruyoruz, babiş’e de ancak gezip gördüklerimizi özellikle de yediklerimizi şahsi blogumuzdan okumak düşüyor.


geçen hafta yine böylesi bir yolculuk için güzeller güzeli kastamonu’ya doğru yola çıktık daha çıkar çıkmaz da yukarıdaki sahneyi görünce babiş düştü aklımıza.

biz babiş’i böyle bir yolculukta yanımızda oturtmayı düşlerken, arabanın sahibi babiş, babiş’ini uzatmış arka pencere kenarına yol alıyor.


ne diyelim herkesin babiş’i kendine kıymetli ama bu babiş hiç mi önünden geçtiği bu kazadan ders almaz hiç mi aklına kıymetlisi gelmez? ne diyelim?


sağlıkla…

Çarşamba

'serbest otlamış hayvanın eti'ni nerden bulacağız?


hamiş; biz memleketin develerini ararken aslında koyunları, kuzuları, keçileri de kayboldu değil mi? artık sokak aralarında dolaşan sürüler yok ağıllar yok ahırlar yok çobanlar yok!

peki söyler misin biz babiş'e sen oğluş'a, 'serbest otlamış hayvan eti'ni nasıl yedireceğiz?

foto: national geographic / istanbul / galata

Salı

bir istanbul kahvesi



babiş ‘zamane gençleri’ gibi zaman zaman bebek’te vakit geçirmeyi seviyor, arkadaşlarıyla çene çalıp çay kahve içiyor.

yukarıdaki fotoğrafı görünce babiş ve arkadaşları geldi aklımıza.

bir soralım dedik, 75 yıl önceden bugüne, bebek’teki ‘kahveler’den geriye neler kalmıştır acep?

kahvelere ‘kahve’ mi deniliyor hala yoksa ‘kafe’ye mi gidiyor kızlar?

kahveler hala askı ile mi geliyor masaya?

sandalyeler rahat mı yoksa ayakları demir, üstleri havadar tahtadan mı hala?

kızların saçları yine ‘derli toplu’ mu yoksa şimdi herkes ‘kafasına göre’ mi takılıyor, salkım saçak?

garsonlar hala saçlarını üç numaraya mı vurduruyor yoksa arkalarından at kuyruğu yapıp, ‘hijyen’i öyle mi sağlıyor?

kahvelerde havuz başları hala var mı yoksa yer açsın diye yerlerinde yeller mi esiyor?

esiyorsa, serinliği ne sağlıyor?

eğer kilimalar sağlıyorsa çocuk kısmı hastalanmıyor mu?

babiş’e soracak o kadar çok şey var ki? Hele bir akşam olsun.

sağlıkla…

hamiş; fotoğrafı büyütmek için üstüne tıkla lütfen.


Perşembe

sevgililer günü yemeği...

‘sevgililer günü’ önemli bir gün ‘tamam kabul.’ ancak bu günün mana ve önemini kavramak ve de uygulamak için insanın bir sevgilisinin olması lazım ki, o da herkeste yok.
tabii olmaması durumu hoş değil. çünkü sosyal halinizin öğrenilmesi durumunda hemen sosyal medyalara kadar düşer, sevgili kızınız teselli babında tivitler atar; mesai arkadaşınız sizin için süslenip işe gelir, bunu da bütün işyerine faş eder; sevgilisizliğin dalga boyutunu sevenler telefon açıp akşam kiminle yemek yiyeceğinizi sorar; iyice insafsız olanlar yüzünüze yüzünüze ‘kaç zamandır yok?’ der, sırıtır ve daha neler neler.

insan yazmaya kalksa tarihe vesika bırakır ki, bu da kişi adına, geçmişi adına iyi bir şey değil, bir ‘leke’dir .

sevgilisiz olmak ne zor işmiş arkadaş, ‘valentina day’e sevgilisiz yakalanmak, rüzgarına karşı durmak, doğrusunu söylemek gerekirse her babayiğidin harcı da değilmiş.

ee biz ‘baba’yız ama ‘babayiğit’ değiliz kendimizi eve dar attık ki babiş bile bizi terk etmiş arkadaşlarıyla çene çalmaya ‘cafe’sine gitmiş.

bu arada babiş, ‘sevgililer günü geyiği’ne inanmıyor, bu ‘geyik’ tabiri de ona ait.

neyse. akşam akşam kaldık mı bir başımıza, yapayalnız!

soralım o zaman, ‘yalnız adam ne yapar peki?’

cevap, ‘yemeğe içmeye vurur.

bu gerçeği bildiğimizden en önemlisi de kendi gerçeğimizi bildiğimizden, hemen derinlere sakladığımız iki ayrı zamana ait çinekopları buzluktan çıkardık, ‘akar suyun altında çözüle dursunlar’ derken; çevirme zeytin, kuru soğan filizi (soğan sepetinde durmaktan filizlenmiş soğan), yarım turp, yarım limon ve de yeterince sızma zeytinyağından oluşan bir salata hazırladık; çinekopları fırınlamaktan vazgeçip dökme tavada ızgara ettik, yanlarına da iki parmak içecek ekleyip, bütün sevgilisi olanlara kadeh kaldırıp, ‘sağlığınıza’ dedik.

sağlıkla…

hamiş; bu yıl da böyle oldu, sevgililere kadeh kaldırdık, hayırlısı. artık seneye diyelim.

Salı

durumumuz aşikar!


babiş sosyal medya üzerinden ‘sevgililer günü’müzü kutluyor.

diyor ki mesajında, ‘sevgililer günün kutlu olsun. biliyorum ki tek sevgilin benim!’

haklı.

‘sevgili’ dediğin ne ki, sonunda ‘elin kızı elin oğlu’ bugün varlar yarın yoklar!

babiş öyle mi ya?

biz de ona cevabi mesajımızda, ‘iyi ki varsın!’ dedik. ancak mesajındaki ‘biliyorum ki’nin anlamını da derin derin düşünmeden edemedik.

demek durumumuz babiş’in dikkatini çekecek kadar aşikar!

sağlıkla…

hamiş; bu arada sevgililer günün kutlu olsun.

Cuma

dünya’nın kaynaklarını kadınlar tüketiyor!

laf bu kadar iddialı yani.

hayır hayır ağzımızdan çıkanı kulağımız duyuyor. o kadar da aklımızı peynir-ekmekle yemedik. sözümüzün arkasındayız.

peki bu kanıya nasıl mı vardık? tabii ki babiş’le yıllarca yaşayarak tabii ki yıllarca babiş’in her yaptığını gözleyerek, anlamaya çalışarak ama en önemlisi de arkasını toplayarak ve topladıklarımızın külliyatını hesaba kitaba vurarak.

eski zamanlarda, kozmetik çok tehlikeli hatta ölümcül olabiliyormuş; mısırlı kadınlar gözlerinin altına sürme niyetine kurum sürerlermiş, ki gidin yakılan onca çerin çöpün, ağacın ve de gözünü kaybetmiş kadının hesabını yapın.

19. yüzyılda ise kadınlar ciltlerini beyazlaştırmak için oksit ve karbonata güvenirken güzelavratotunun zehrini de gözleri parlasın diye kullanır olmuş, dağda taşta ara ki güzelavratotu bulasın.

günümüzde ise kozmetik markaları, artık kızartma yağının yüz gerilmesini azaltan maddeler içerdiğini fark etmiş. söylenilene göre zarar görmüş deriyi yenilemeye yardımcı olan kullanılmış yağı, pek çok şirket fast food restoranları ve kafelerden sağlamaya başlamış. kızartılan patates dağlarını düşünebiliyor musunuz?

tavuğun kemik iliği kimin aklına gelir? oysa ilik kozmetik ürünlerde kullanılandan sadece birisiymiş. tavuk iliği genellikle yüz kremleri ve nemlendiricilerde bulunuyormuş. gitti mi güzelim tavuk ilikleri? halbuki ne güzel de tavuk suyunda çorba olurlardı.

içerisinde pırıltılar barındıran bir ürün kullandınız mı? losyon, oje ya da dudak parlatıcısı? eğer evetse yanıtınız, o ışıltının sebebinin balık pulları olduğunu bilmenizde fayda var.

balık pullarındaki gümüş renkli parlak madde, kozmetik sektöründe ürünlere ışıltı vermek için kullanılıyormuş. tercih edilen balık ise genelde ringa. bu kez de gitti ringalar.




gelelim babiş’e…

daha yaş küçük. ‘kaç?’ derseniz, bilemediniz 15 -16.

bir gün o kadar çok zeytinyağını saçına sürdü ki çıkartmak için okula gitmedi. sabahtan akşama saçını yıkayıp durdu. olay aramızdaki unutulmaz diyaloglardan birine sahne oldu.

‘baba şu saçımın haline bakar mısın?’

‘ne var kızım saçının halinde? güzel görünüyo!’

‘dalga mı geçiyorsun? baksana şunlara yapış yapış!’

‘evladım bir şey yok, her zamanki saçın işte!’

‘sen de bi şeyden anlamıyorsun! ben yarın okula gitmiyorum!’

‘saçmalama’

‘hayır saçmaladığım falan yok bu halde kesinlikle okula gitmem’

‘evladım ne var saçının halinde?’

‘daha ne olsun zeytinyağı bir türlü çıkmıyor’

‘zeytinyağı ne demek?’

‘saçıma zeytinyağı sürdüm bu sefer fazla kaçtı galiba!’

bu arada o günlerde hatta şimdi bile ülkede elektrik üretimi sınırlı. üretilen elektrik ancak babiş’in fön makinesiyle kaçak kullanıcılara yetiyor ama babiş'in elinden fön makinası düşmüyor ki ve hala da bu düşmeme durumu sürüyor. gitti yine sular seller kadar enerji.

gelelim yumurtaya. yumurta ne yapılır? omlet, yağda yumurta ya da yumurtalı ekmek ya da ya da patatesli omlet değil mi? yani yumurtayı yersiniz. saçınıza sürecek haliniz yok ya.

yok hayır bizim evde yumurta çoğunlukla saça sürüldü ki bir işe yarasın.

hayır sadece yumurta olsa iyi. çifti kaç para ki? alırsın iki koli yumurta, babiş istediğini saçına sürer geri kalanıyla da sen sabah kahvaltısında rafadan  yumurta yaparsın yok baktın canın tereyağında yumurta çekti, atarsın bakır yumurta kabına ikisini bir güzel ekmek banarsın.

mesele yumurta değil. yumurta dünyanın sınırsız kaynaklarından biri sadece geriye daha kim bilir nelerle yapılmış ‘tatlı badem yağı’, ‘snake oil (yılan yağı)’, ‘papatya suyu’, ‘içten dıştan ikili onarım, kırılma karşıtı, kuru, yıpranmış veya kırılan saçlar için’ hem bilmem ne firmasının hem de bilmem ne firmasının ‘yeni sıvılaştırılmış ipek içeren’ sıvı ipek teknolojisi ile üretilen ürünler ürünler kalıyor.

‘deniz mineralleri içerir yağ içermez’, ‘hassas ciltlere yönelik kayısı özlü peeling’in ya da ‘sugar scrub manicure peeling!’

ve bütün bunlar varken bir de ‘yeni! yüzde yüze kadar daha az saç kırılması ve yüzde doksan beşe kadar daha az çatallaşma’ vaat eden bir başka ürün…

ancak her şey bir yana da şu hamur kabartma tozuna bir türlü aklımız ermedi. hamur kabartma dışında ne işe yarar ki?.

geçen gün banyoda bulduk kullanılmış bir paketini ve doğrusunu isterseniz korkumuzdan soramadık ‘hamur kabartma tozunu ne yaptın?' demeyi…

aslında sorardık sormasına da durduk yerde ‘sen de her işime karışıyorsun’ fırçasını yemek de var.

sağlıkla…

mUTLU yILLAR



hamiş; yarın akşama bildik konuk var. en iyisi erken kaçmak buralardan. yazarız sana. mutlu, en önemlisi sağlıklı yıllar. ayağın taşa değmesin.

sevgiler

Pazartesi

bu da bize ders olsun!

sokakta yemek yemek pahalı hem de çok pahalı. hele ki bizim gibi hem sultanahmet’te otel odası tutacaksın hem balıkçı sabahattin’de boy gösterip hem de ‘iki de tek atarım’ diyeceksen, yandın.

Allah’tan o gece bize ’yoldaşlık’ eden arkadaşımız aklı başında biriydi de mezelerin, balıkların ve de tatlıların altından girip üstünden çıkmadık, gayetle sade, ‘aklı başında’ bir yemek yedik.

bir kere hemen oturur oturmaz tepemize dikilen tepsiyi neredeyse tümden reddettik, sadece midyeli pilav ve de fava ile yetindik.

balıklardan arkadaşa karadeniz barbunu bize ise ‘gerçek’ olduğuna garanti verilen deniz levreği söyledik, yanlarına da sadece yeşil olanlar doğranmış ince kıyım salata.


balıklar iyi, salata da tam istediğimiz gibiydi. karnımız da gözümüz de doydu.

geldik tatlı ve meyvelere. ikisi de ‘müesseseden’ geldi. meyveyi geri çevirdik, tatlı sevmesek bile dondurmalı irmik ile dondurmalı kaysının tadına baktık.


bu arada bizi sokağa atan babiş’in kulaklarını çınlattık, şerefine kadeh kaldırıp, ‘olsaydı silip süpürmüştü mezeleri, tatlıları’ dedik, dertlendik.

neyse!

sonunda hesabı istedik çok da yüklü gelmeyince geceyi arkadaş kahveyle, biz yolluk bir birayla kapattık.

arkadaşımızı karısına, kendimizi otele yollayıp geceyi ünlü bir yazarımızın adı verilmiş odamızda sonlandırdık.


günün sabahına ise ‘kulağımıza küpe olmuş’ çınlamayla uyandık. hani temel’i idama götürüyorlarmış, ‘son arzun nedir?’ diye sormuşlar ya o da ‘bu bana ders olsun’ demiş ya ‘bu sokağa atılma da bize ders olsun, ikinci atılmada bedelini babiş’in harçlığından kesmek lazım’ dedik.

sağlıkla.

palatium magnum

insan babasını sokağa atar mı?

atmaz tabii ama söz konusu arkadaşsa, babiş bunu yapar hem de gözünü kırpmadan yapar.

neymiş efendim ‘evde pijama partisi verecekmiş. gelenler de doğal olarak evde yatıya kalacakmış, gecenin o saatinde arkadaşlarını sokağa mı atsaymış?’

doğru. insan arkadaşlarını sokağa atacağına, babasını kapının önüne koyar daha iyi.

nitekim hafta sonu babiş gözünü kırpmadan bize sokağı gösterdi. kalıverdik o karda kışta, o ‘pek soğuk mu soğuk cuma günü’ ortalıkta.

sokağa atılmak ilk defa başımıza geldiğinden çaresizliğimizi anlatmakta kelimeler kısa kalır, ancak yaşayan bilir. Allah kimsenin başına vermesin böyle bir şeyi hele hele çocuğu tarafından kapının önüne konulmayı göstermesin.

peki gidecek yeri olmayan insan ne yapar? ilk defa sokakta kaldığımız için bilmiyoruz tabii.

dolayısıyla bilmediğimiz soruları sorduğumuz yere sorduk, ‘nerede kalınır?’ diye yazdık google’a, enter tuşuna bastık ki, 700’den fazla noktada, 5 binden fazla kalınacak yer varmış.

yani sokağa atılmak o kadar da dert değilmiş, dert olan bu kadar çok seçenek karşısında seçenek yaratmakmış.


Allah’tan ki aklımızın bir köşesinde öteden beri ‘sultanahmet’te bir gece’ fikri asılı dururdu.

çekip indirdik bu fikri yere, ayakları üstüne bastı, gerçek oldu. online satışla bir oda tuttuk kendimize ve macera başladı.

akşam işten çıktık. önce servisle metroya geldik, binip indik metrodan, ardından kendimizi fanikülere attık, ondan sonra da tramvaya…

bu arada biz sanıyoruz ki bir tek biz sokağa atılmışız koca dünyada, oysa bir arkadaşımız da kızı tarafından olmasa da karısı tarafından sokağa atılmış ancak gece yarısına kadar. sonrası eve gelecek demek. yani insanın bir karısı olursa ancak gece yarısına kadar sokağa atılıyor.

neyse!

buluştuk arkadaşımızla. buluştuk ama arkadaşımız üstte yok başta yok atılmış sokağa bir poları var sırtında, tir tir titrer.

gerçi tramvayda insan kalabalığından biraz ısında ama yine de aklımız kaldı sağlığında. iner inmez bir şemsiyenin altına sığınınca rahatladık.

bu arada bilen bilir ki sultanahmet hele de cankurtaran son yıllarda bir başka güzelleşti bir başka canlılığa büründü. her yan cafe her yan lokanta, teraslar ise seyirlik. istanbul’un en güzel manzaraları en üst katlarda gelecekleri bekliyor.


ancak tahmin edersiniz ki biz yerin üstü yerine yerin altını tercih ettik, öteden beri görmek için can attığımız bizans’ın ünlü büyük saray’ı (palatium magnum)’u yılın en soğuk akşamında arkadaşımızın rehberliğinde dolaştık ve tabii ki hayran kaldık, ilk fırsatta uzun uzun gezmek için kendimize söz verdik.

bu arada sokakta kalan insanların bir sorunu da karınlarını doyurmaktır. aç karnına sokak gezilmez.

ancak şansa bakın ki cankurtaran’da neredeyse bizden başka insan yoktu sokaklarda, dolayısıyla bütün cafe ve lokantalar boş olduğundan ‘gel gelciler’ kapılarda kimi yakalasalar içeri almak için atak yaptıklarından hiç birine yakalanmamak için o sokak senin bu sokak derken kendimizi balıkçı sabahattin’in dükkanında bulduk, aç karnımızı doyurduk.

hamiş; yediklerimiz içtiklerimiz yarına kalsın olur mu?







Cuma

babiş bizi sokağa attı!

hamiş; babiş kızlarla evde 'pijama partisi' yapacakmış. bizi evden attı. dışarıda, kar altındayız yani. yazarız sana.

sağlıkla..

Çarşamba

Allah büyüktür!


biz şimdi babayız ya… babaların asli ve de en önemli görevleri de çoluk çocuklarını korumaktır ya... işte biz bunu sıklıkla yapmaya çalışıyoruz ve çoluğumuz yoksa da çocuğumuz olan babiş’i zararlı etkilerden uzak tutmaya çalışıyoruz.

anlatalım…

bizde fazla tv izlenmez, arada sırada izleyen olursa da bu genellikle babiş’tir. kafasını boşaltmak için rasgele şeyler seçer oturur divana, yemek tepsisini de kucağına alır bir yandan yer bir yandan da tv seyreder. tabii babası da arada göz ucuyla ne izlediğini kontrol eder.

bir keresinde magazin programları için uyarmıştık hatta birkaç kez uyarmıştık ve her seferinde de babiş, öylesine baktığını, kafasını boşaltmaya çalıştığını öne sürmüştü.

efendim gel zaman git zaman sonra aradan epeyce uzunca bir zaman geçti, görev yaptığımız kurumda yaptığımız iş bir çeşit değişti, şimdi mesaiye gidiyoruz ve oturuyoruz tv’nin karşısına sabah yapılan bir magazin programını seyrediyor, ardından öğlen yemeği sonra bu sefer de öğlenden sonra başlayan bir başka magazin programını seyredip analizler yapmaya çalışıyoruz.

geçenlerde babiş yeni görevimizi öğrendi ve öğrenir öğrenmez de, ‘hep Allah büyüktür diyordum diyordum ya işte büyüklüğü’ dedi bir de kahkaha patlattı.

sağlıkla…





Pazartesi

leo kudurdu!

bugün okulumuzun ilk günü. hey gidi günler hey! yıllarca kör sabahlarda 5.45’lerde kalktık. kahvaltı hazırladık, servis bekledik, kızımızı okula gönderdik. üstelik de hiç servis kaçırmadık ki en büyük övünç kaynağımızdır.

neyse!

şimdi üniversiteli olduk ya artık sabah erken kalkmakmış yok servismiş gibi şeyler artık kalmadı hayatımızda. ancak babiş yine de akşamdan rica etti, sabah uyanınca onu da uyandıralım istedi ki birlikte kahvaltı edelim.

‘olur’ dedik, o uyudu biz biraz daha eğlenip yattık. yattık ama sanki yatak diyor ki, ‘keşke bu akşam koynuma girmeseydin!’

hal böyle olunca sabahı sabah ettik, topladık çıkardık, böldük çarptık bu isteksizliği bir sonuca vardıramadık.

tam daldık derken de kapımızın önünde uyuyan leo bütün sevimliliğiyle inim inim inleyince kuşluk vakti uyanmak farz oldu. kalktık.

madem kalktık, kızımıza güzel bir kahvaltı hazırlayalım diye mutfak tezgahının başına geçtik, bir yandan çay demledik, bir yandan zeytin, peynir çıkardık, ekmek dildik.

ancak babiş kalktı ki o da hiç uyuyamamış, bir de üstüne üstlük boynu tutulmuş, ne sağa çevirebiliyor ne sola.

dolayısıyla bahçemizde birlikte kahvaltı yapma hayali suya düştü. çünkü bahçeye çıkarsa serinlik ve de rüzgar yüzünden boynu daha da kötü olabilirmiş.


bu arada leo sabah sabah bizden ‘beni dışarı çıkar, tuvalete gitmem gerek” ricasında bulunduğundan bizim de onu kırmayarak uyku mahmuru bahçe kapısını açıp onu çayırlara salmamız, babiş tarafından her zaman olduğu gibi yine hoş karşılanmadı ve günün ilk fırçasını yedik, ‘baba sana kaç kere söyledim bunu bahçeye tasmasız salma diye!’

tabii bu laflara karşılık bizim savunmamız her zaman olduğu gibi, ‘o zaman sen de vaktinde kalk ve köpeğini dışarıya çıkar hem de günde üç kez’ şeklindeydi ama kabul görmedi.


bu kısa tartışma ve yargılama neyse ki fazla uzamadı, babiş tv karşısındaki kanepeye, bizse bahçedeki mütevazı kahvaltımızın başına döndük.

yalnız bu sabah leo’nun üstüne bir kudurganlık gelmişti ki sormayın, sanki ipten kazıktan kurtulmuş öylesine kuduruk!

biz bu halleri güzel yeşil çayırlarda koşturup oynamalara, çiş ve de kakayı şöyle gönlünce açık havada yapmalara bağlarken, babiş bu düşüncemizi onaylamayıp sadece durduk yerde üstüne kudurganlık gelmesine bağladı. leo da bıraktığı yerden devam etmeye başladı, yerde terlik mi var, ‘bu niye burada ki’ der gibi alıp alıp başka zeminlere taşıdı durdu, kudurdukça kudurdu…

bu arada babiş de her sabah yaptığı gibi yine harıl harıl telefonundan bizim deyişimizle ‘dünya borsaları’nı takibe onun deyişiyle ‘sosyal medya’yla ilgilenmeye başladı. ancak bir ara babiş boş bulunup telefonu divanda unutup mutfağa gitmiş.

bunun da böyle olduğunu içeriden bahçeye doğru çığlık çığlığa yankılanan sesinden anladık. ‘babaaaa telefonum yok!’

sağlıkla…

Salı

itü'lü olmak!

hiçbir zaman büyük çok büyük şeyler konuşmayacak; hadi konuştun diyelim bir de üstüne üstlük laflarında diretmeyeceksin ki sonunda sana tükürdüğünü yalatmasınlar.

‘asarım kesirim, şunu da yaparım bunu da isterim’ kabadayılıklarını hayat yemez. dönüp dolaşır gün gelir o büyük büyük lafları sana yedirir.

teorimize inanmıyorsanız size somut olarak ispatlayalım daha başımıza yeni geldi. belki siz de kendinize pay çıkarır bizim düştüğümüz duruma düşmezsiniz.

efendim babiş’in eğitim yaşamının ikinci dilimi geçenlerde sona erdi. şükürler olsun ki ‘iyi’ bir okuldan mezun oldu, diplomasını törenlerle aldı, partilere gitti yedi içti, mezuniyetin tadını çıkardı.

bu arada biz de tatlı hayaller kurup, artık ‘paracıklarımız’la baş başa kalacağımız günlerin hesabını yapmaya başladık.

çünkü babiş sağ olsun, iki parçalı öğrenim yaşamının tamamını ‘iyi’ okullarda, paralı okudu ve bu okumalara biz de her yıl bir araba parası kadar parayla katkıda bulunduk.

‘olsun’ dedik, ‘canı sağ olsun! para dediğin harcanır hele de ucunda eğitim olursa.’

tabii ilk başlarda bu laflar kulağa hoş geliyordu, babiş de sağ olsun yüzümüzü kara çıkarmadan sınıfları birer ikişer atlıyordu.

ve geldik bugüne…

bugün dediğimiz de yaşanmış onca yıl; sabah kargalardan önce kahvaltı, servis kapıya geldi telaşı; akşam babiş’ten önce evde olmalıyız koşturması, tepsi tepsi yemek servisi, çorbası, etlisi, zeytinyağlısı; eh bunun çamaşırı var bulaşığı var; var oğlu var; buna can mı dayanır para mı dayanır.

uzatmayalım sonunda büyük babiş yoruldu artık para için çalışmak istemedi ve babiş’e ‘kesinlikle üniversiteyi de özel, paralı okuyamazsın, okutmam ona göre! gidilirse devlet üniversitesine gidilecek. özellikle de istanbul üniversitesi’nin filolojileri hele hele de arkeolojisi, antropolojisi vb olursa ne iyi! ’ tehdidi karışık temennisini savurdu. babiş de ‘olur!’ dedi konu üzerinde mutabık kaldık.

babiş ya tehdidi ciddiye aldığından ya da kendi de eğitimin bu özel ve paralı kısmından sıkıldı ki derslere ağırlık verdi, arkadaşlarının neredeyse tamamının gitmeyi kafasına koyduğu özel üniversite fikrine kendi geleceğini kapattı.

peş peşe sınavlara girdi, çıktı ve çok yoruldu hatta bunaldı ama ‘sayılı gün çabuk geçer.’ geçti de…

sonunda o gün geldi çattı ki sonuçlar açıklansın ama babiş sonuçlar açıklandığında yanında olmamızı istemedi. biz de olmadık.

babiş beklenen telefonu tarafımıza yaptığında sesinde görevini yapmış insan rahatlığı vardı, ‘kazandım hem de senin istediğin bütün bölümlere girebiliyorum, fransız filolojisine, arkeolojiye bilmem neye bilmem neye!’

süper. o an kızımızla ne çok gurur duyduk, ne çok? baba-kız hedefimizi tutturmuş mutluluktan uçuyorduk. hatta fazla uçmuşuz ki ağzımızdan, ‘arkeolojiye gidersen sana araba alırım’ lafı çıktı, babiş de ‘oleyy’ dedi, yorgunluğun tadını çıkarmaya başladı, tatillere gitti geldi, çeşitli aile içi toplantılara katıldı, tebrikleri kabul etti ama her karşılaştığı kişiyle de istişareyi yani fikir alışverişini boşlamadı.
işte ne olduysa bu istişarelerin birinde olmuş ki eve yeni eğitim fikirleriyle ve de kararlı döndü. ‘babiş ben hayallerimdeki okulumu buldum! itü tekstil pazarlama! iki yıl burada iki yıl amerika’da hem de new york’ta. yalnız okul paralı!’

‘burası’ iyi de şu new york kısmı için kesin biraz daha çalışmak lazım hem de en az bir beş yıl daha…

sağlıkla…

Cuma

"kral leo!"


Allah insana rahat yüzü göstermezmiş! göstermezmiş ki yan gelip yatmasın, yağ bağlamasın, erken yaşta sportmenliğini kaybetmesin.

işte şu günlerde bizim yaşadıklarımız da tam tamına öyle. Allah’ın gözü üzerimizde bir an için bile bizi unutmuş değil bunu yeni gelişmelerden anlıyoruz.

anlatalım…

bilen bilir, yıllar yıllar önce babiş küçük bir kız çocuğuydu, her türlü sorumluluğunu üzerimize aldık; yemedik yedirdik, salçalı tavuk suyuna çorba yaptık, fırına kağıtta tereyağlı levrek sürdük, gün geldi mantı açtık, salatalar yaptık, börekler çörekler aldık çarşıdan aç bırakmadık; her akşam evde oturduk, gezmedik gezdirdik, önceleri lunaparka sonraları alışveriş merkezlerine, yaz tatillerinde de kıyı kıyı neredeyse bütün kıyılara götürdük; yani lafın kısası büyüttük besledik, bu arada en güzel okullara da gönderdik; nitekim gün geldi büyüdü kocaman kız oldu, o okulları da bitirdi şimdi üniversite için gün sayıyor.

tam dedik ki, “ulan tamam oldu işte, babiş büyüdü. bundan sonrası hayırlı bir kısmete kaldı.”

vay demez olaydık. biz babiş’i beyaz atının terkisine atıp götürecek beyaz atlı prensi beklerken, babiş bir akşam kucağında iki aylık bir başka prensle çıka geldi. tam kıyameti koparıyorduk ki, “amaa babiş çok tatlı değil mi?” dedi ve bize yeni bebeğimizin yüzünü gösterdi! ardından da adını “Leo” koyup teslim etti.

ve sonunda tahmin edersiniz ki birkaç gün sonra olanlar oldu, babiş vermiş olduğu bütün sözleri unuttu, ne sabahları erken kalkıp “itimiz”i çişe götürdü ne akşamları parka dolaşmaya çıkardı, üstelik odasının kapısını her an kapalı tutup leo’nun onu rahatsız etmemesi gerektiğini bize sıkı sıkıya tembih etti ikimizi baş başa bıraktı!





şimdi babiş uyuyor, bizse balkonda bir yandan domateslerimizi, hıyarlarımızı sulayıp bir yandan da “kral leo"ya bakıyoruz.

sağlıkla…

Salı

babiş'in beyaz gecesi...


sonunda bu günleri de gördük... şükür çok şükür!

kolay değil hatta dile kolay... her sabah sabahın köründe kalk, kahvaltı, servis sonra ders ders, yine servis yine ders... ödevler... sınavlar...

neredeyse bitmek tükenmek bilmeyen günler, haftalar ve aylar ve de yıllar...
kaç yıl babiş bu 'çile'ye katlandı biz kaç yıl 'sabır' çektik? neredeyse hatırlamıyoruz..

ancak demişler ya, 'sabrın sonu selamettir' diye... denilen çıktı işte! biz de sonunda 'selamet'e erdik, babiş okulundan mezun oldu...

gittik törene bol bol fotoğraf çekip kızımızla gururlandık, duygulandık...

eh şunun şurasında bir de üniversite var. hayırlısı artık.... ortasını beceren üniversitesini de becerir inşallah1

sağlıkla...

'beceriksiz baba!'

ne zaman ki “babişe yemekler” blog dünyasında yayımlanmaya başlandı, babiş’le aramızdaki kavga da o gün bugündür zaman zaman alevlenerek sürüyor!

kavganın bir tek nedeni var o da babiş’in, “sen beni rezil ediyorsun!” kaygısı… ona göre yazdığımız üç beş yazıdan en azından biri, onu başka türlü anlatıyor, dolayısıyla blog kamuoyu önünde ‘rezil’ olmasına neden oluyor!

ancak hakkını vermek gerekir ki yine yazdığımız her üç beş yazıdan en azından biri de, “güzel yazmışsın! ayy çok güldüm!” diye övgü alıyor.

hal böyle olunca haberiniz olsun ki her yazımızda sizin hatırınıza ‘rus ruleti’ oynamış oluyoruz!

bu arada bir ara verelim anlattıklarımıza, bir başka konuya geçelim ki o da babiş’in geçen gün yüzümüze karşı söyledikleri:

“hadi bunu da yazsana! kendini de yazsana! ne güzel alışverişler yaptığını anlatsana!”

demek istediği şu ki, “öyle işler yapıyorsun ki bunu herkesler bilmeli” dolayısıyla ‘intikam’ soğuk yenen bir yemek olduğundan o da bunun tadını çıkarmalı!

alında babiş haklı; babası öyle işler yapıyor ki akıllara ziyan, yazmadan olmaz!

efendim evlerden ırak olsun, sizlerin yanından bile geçmesin, son zamanlarda üstümüze öyle bir hal geldi ki ne yapsak ne etsek bu illetten bir türlü kurtulamıyoruz!

illetin adı: beceriksizlik! yoğunlaştığı, en çok kendini gösterdiği alan da satın alma yani alışveriş!
hiç fark etmiyor pantolon da alsak, peynir-ekmek de durum hep aynı!
pantolonun ya bedeni yanlış alınmıştır; beli, boyu kısalmak için birkaç kez terziye gider; ya da peynir fazla alınmıştır, ye ye bitmez, ekmek de zaten evde çokça vardır!



ama dillere düşen son yaptığımız alışveriş; babiş’in de vurgu yaptığı “yaz! yazsana!” dediği “mini bir skandal” olan mini fırın olayı!

efendir ayıptır söylemesi mutfağımız küçük, dolayısıyla mutfakta olan araç gereçler de küçük olmak zorunda; fırınımız da bunlardan biri idi.

zaten büyüğüne ne gerek var ki; yediğimiz içtiğimiz ne? toplasan toplasan ya birkaç tavuk parçasını babiş marine eder, fırına patatesle birlikte atarız içine ya adam başı birer levreği tereyağı, kuru domatesle yağlı kağıtla sarıp sarmalayıp, sağını solunu zımbalayıp tepsiye dizeriz ya da çok çok babiş ısrar eder, çupraları ızgarasında pişirmeye kalkarız, ki nar gibi kızarırlardı!

geçen gün yine balık alacağımız tuttu, iyi bir alışveriş yaptığımıza, değişiklik yaptığımıza inanıp löp etli, kılçıksız yayın balığı aldık; eve gelince de ızgaraya dizdik ki salata eşliğinde baba-kız balık ziyafeti çekelim!

attık balıkları fırına, bekledik ki pişsinler!

balıklar ızgarada pişecek yerde ne yaptılar beğenirsiniz? arkadaşlar yayın balığı inan olsun ki yangın çıkardı; fırının her tarafını alevler sardı, yangını söndürdüğümüzde fırın kullanılmaz haldeydi.

tabii balıkları kurtarmak ve de aç kalmamak için yeni yollar bulmak bize düştü; babiş’in söylenmelerine aldırmadık, balığı tavada pişirmeyi, yenilir hale getirmeyi başardık ama mini fırın da kapının önüne konuldu sonunda. hal kalmamıştı!

tabii yenisini almak lazım, fırınsız durulur mu?

alım satım işini babiş’e bıraksak sorun aslında çözülecekti (bizi sonradan eleştirdiğine göre) ama bırakmadık! birkaç gün sağa sola bakındık. bütün mini fırınların aslında birbirine benzediğine, birinin fiyatı üçse, diğerinin bir olduğuna karar verdik!

en sonunda ambalajı içinde yatan bir bildik markanın fırınını sağını solunu kontrol etmeden, seksen olan fiyatını, “peşin!” yetmiş beşe düşürerek satın aldık eve getirdik!

bize göre iyi alışverişti! bir kere fiyatı sudan ucuz, üstelik ambalajından çıktığında anladık ki hafif mi hafif! o kadar hafif ki yerinde durmuyor! ızgarası desen epeyce ferah, telleri arasında uçurumlar var, üstünde ne balık durur ne tavuk konar! tepsileri desen kağıttan hafif! ancak fırının en önemli özelliği kapısının açık durmaması!

açıyorsun kapağını ki fırın almış başını gitmiş sıcak mı sıcak, sıcaklığı bütün fırınlardan daha da sıcak hatta fırın torbaları bile tepside eriyip gidiyor (bu arada torbaların birinde tavuk birinde patates vardı) ve de kapağı açık durmuyor! ya hemen kapamak lazım ya da bir elinle tutacaksın ki yerinde dursun sen diğer elinle işini göresin!

herhalde üretenler düşünmüş ki, halkımız fırını kullanmayı bilmez, kapağı açık tutar, fırını soğutur en iyisi mi biz tedbirimizi alalım ne olur ne olmaz!

neyse uzatmayalım. anladık ki aldığımız fırın piyasada bulunabileceklerin en kullanışsızı hatta sokağa atsan kaldıranı olmaz!

işin kötüsü bütün bunlar babiş’in gözü önünde cereyan ediyor; bir yandan fırın yerinde durmuyor, durduğu sehpadan kendini attı atacak; bir yandan kapağı zapt etmek mümkün değil; bir yandan da tavuk kanatlar yandı yanacak, patatesler ortalığı saçıldı bile!

biz fırın-tavuk-patates üçgeni arasında cebelleşirken bu duruma son noktayı babiş koydu. “bunları da yazsana, kendini de anlatsana babişe yemekler’de!”

arkadaşlar! önce tavuğu pişirmeyi şu ya da bu şekilde başardık (patatesler babişe göre pişmemişti) sonra babiş ayrı biz ayrı yemeğimizi yedik, o tv karşısında biz “hizmetli” sandalyesinde!

şükürler olsun ki ne olup bittiyse oldu ama karnımız sonunda doydu ve ilk yapmamız gereken işi yapıp, fırını kapının önüne koyduk, ardında da babiş’e söz verdiğimiz gibi başımızdan geçenleri yazmaya koyulduk!

sağlıkla…

Cuma

asayiş berkemal!

hamiş: halimiz “masalların masalı”ndan pek de farklı değil! merak edilecek bir şey yok! meraklanma!

Masalların Masalı
________________________________________

Su basında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su basında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su basında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek...

Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

Nazım Hikmet