Pazartesi

leo kudurdu!

bugün okulumuzun ilk günü. hey gidi günler hey! yıllarca kör sabahlarda 5.45’lerde kalktık. kahvaltı hazırladık, servis bekledik, kızımızı okula gönderdik. üstelik de hiç servis kaçırmadık ki en büyük övünç kaynağımızdır.

neyse!

şimdi üniversiteli olduk ya artık sabah erken kalkmakmış yok servismiş gibi şeyler artık kalmadı hayatımızda. ancak babiş yine de akşamdan rica etti, sabah uyanınca onu da uyandıralım istedi ki birlikte kahvaltı edelim.

‘olur’ dedik, o uyudu biz biraz daha eğlenip yattık. yattık ama sanki yatak diyor ki, ‘keşke bu akşam koynuma girmeseydin!’

hal böyle olunca sabahı sabah ettik, topladık çıkardık, böldük çarptık bu isteksizliği bir sonuca vardıramadık.

tam daldık derken de kapımızın önünde uyuyan leo bütün sevimliliğiyle inim inim inleyince kuşluk vakti uyanmak farz oldu. kalktık.

madem kalktık, kızımıza güzel bir kahvaltı hazırlayalım diye mutfak tezgahının başına geçtik, bir yandan çay demledik, bir yandan zeytin, peynir çıkardık, ekmek dildik.

ancak babiş kalktı ki o da hiç uyuyamamış, bir de üstüne üstlük boynu tutulmuş, ne sağa çevirebiliyor ne sola.

dolayısıyla bahçemizde birlikte kahvaltı yapma hayali suya düştü. çünkü bahçeye çıkarsa serinlik ve de rüzgar yüzünden boynu daha da kötü olabilirmiş.


bu arada leo sabah sabah bizden ‘beni dışarı çıkar, tuvalete gitmem gerek” ricasında bulunduğundan bizim de onu kırmayarak uyku mahmuru bahçe kapısını açıp onu çayırlara salmamız, babiş tarafından her zaman olduğu gibi yine hoş karşılanmadı ve günün ilk fırçasını yedik, ‘baba sana kaç kere söyledim bunu bahçeye tasmasız salma diye!’

tabii bu laflara karşılık bizim savunmamız her zaman olduğu gibi, ‘o zaman sen de vaktinde kalk ve köpeğini dışarıya çıkar hem de günde üç kez’ şeklindeydi ama kabul görmedi.


bu kısa tartışma ve yargılama neyse ki fazla uzamadı, babiş tv karşısındaki kanepeye, bizse bahçedeki mütevazı kahvaltımızın başına döndük.

yalnız bu sabah leo’nun üstüne bir kudurganlık gelmişti ki sormayın, sanki ipten kazıktan kurtulmuş öylesine kuduruk!

biz bu halleri güzel yeşil çayırlarda koşturup oynamalara, çiş ve de kakayı şöyle gönlünce açık havada yapmalara bağlarken, babiş bu düşüncemizi onaylamayıp sadece durduk yerde üstüne kudurganlık gelmesine bağladı. leo da bıraktığı yerden devam etmeye başladı, yerde terlik mi var, ‘bu niye burada ki’ der gibi alıp alıp başka zeminlere taşıdı durdu, kudurdukça kudurdu…

bu arada babiş de her sabah yaptığı gibi yine harıl harıl telefonundan bizim deyişimizle ‘dünya borsaları’nı takibe onun deyişiyle ‘sosyal medya’yla ilgilenmeye başladı. ancak bir ara babiş boş bulunup telefonu divanda unutup mutfağa gitmiş.

bunun da böyle olduğunu içeriden bahçeye doğru çığlık çığlığa yankılanan sesinden anladık. ‘babaaaa telefonum yok!’

sağlıkla…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder