kahvaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kahvaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi

siz kiminle dans ediyorsunuz?

ukalalık diz boyu…

eee öyledir.
boynuz kulağı geçerse olacağı budur, ukalalığın ucu baba’ya kadar uzanır.

efendim iki haftadır pazar günleri baba-kız kahvaltı ediyoruz ki bu pek vaki değil. yani kahvaltı sofrasında buluşmamız pek planla programla uygulanmaz.

cumartesi olmuş pazar olmuş kimse kimseyi sıkıp, sıkboğaz etmez. denk gelinirse birlikte kahvaltı edilir ya da doğru saray’ın yolu tutulur ki herkesin yiyeceği belli. babiş, peynirli kolböreği, sahanda peynirli yumurta yer çay içer birkaç bardak; babası da kıymalı kolböreği ve çay içer.

ancak bu hafta denk geldi, ne biz erken kalktık ne babiş çok gece kaldı, bir baktık ki baba-kız ayaktayız.

tabii kahvaltı hazırlamak işi bizim. eğer ‘hadi kızım sen de sofrayı kur’ dersek masa hazırlamak, çatalı bıçağı yerli yerine koymak da babiş’in işi.

ha bu arada ‘yenilik’ler bulmak ve yaratmak da bizim temel görevimiz ki dişe dokunur bir şey bulamazsak kahvaltı pek yavan geçer.

yani kahvaltıya oturulacak ama ilgi çekici iştah açıcı bir yiyeceği baba masaya önce teklif edecek sonra da pişirip ya da hazırlayıp sunacak.

hal böyle olunca çoktandır yapmadığımız bir şeyi teklif ettik babiş’e, ‘yumurtalı ekmek yer misin?’ dedik.

‘yerimmm!’

yanıtını alınca da hazırlıklara başladık ki salondan bir ses yükseldi, ‘içine süt koymayı unutma’ der ve mutfağa doğru hışımla gelir.

babiş mutfağa geldi gelmesine de elimizdeki süt kutusunu görünce ne yaptı en iyisi size anlatmayalım.

sadece ağzımızdan ‘sen kiminle dans ediyorsun!” lafı çıktı.

sağlıkla…

çevirme zeytin

biz baba-kız zeytin hastasıyız. ancak her zeytinin değil. o irili ufaklı kapkara, tuzlu zeytinlerin hele hiç değil.

bizim zeytinimiz ya antep-urfa ya da antakya zeytini olmalı ki yiyebilelim yoksa diğerlerini ‘yenmez’ ilan edip bir kenara bırakıyor babiş, tabii ki ‘haram olmasın’ diye tüketmesi bize düşüyor.

nitekim bayramda cunda’dan büyük bir hevesle aldığımız, ilk defa tattığımız çevirme zeytin, ‘fazla tuzlu’ diye yenmedi, tuzsever bir arkadaşa verildi.

ancak bu çevirme zeytinin daha çok çevirme kısmı hoşumuza gittiğinden, denemek için zeytin hasadını dört gözle bekledik ve kasım sonu zeytinler toplandı, çarşı pazarda baş gösterdi.

bizim yeni keşfettiğimiz, eski salıpazarının kenarında bir dükkanımız var. antep’ten gelmiş peynir, zeytin, fıstık, bulgur, mercimek, pirinç, taze acı biber, gerçek nar ekşisi aklınıza ne gelirse satılıyor.

geçen yıl bir bidon antep zeytini alıp baba-kız bütün bir kış tüketmiştik. bu kez hem salamuraya yatırılmış bidon bidon zeytin hem de yeni dalından koparılmış antep zeytini bulduk. tercihimizi işlenmemiş zeytinden yana kullanıp üç kilo zeytin alıp evin yolunu tuttuk.

zeytin işlenmemişse çeşit çeşit yöntemle zeytini tatlı hale getirip istediğiniz gibi tüketebilirsiniz.


nitekim biz üç çeşit zeytin kurduk;

- bir kavanozu zeytin doldurup üstüne sadece su çektik, ne tuz koyduk ne de limon yani salamuraya niyetlenmedik, kavanozu bir kenara kaldırdık,

- unutmayın bu tür zeytinin suyunu ne kadar çok sıklıkla değiştirirseniz o kadar çabuk tatlandırırsınız, su değiştirmenin sıklığı size kalmış,

- bir kavanozu da çevirme zeytini denemek için zeytinle doldurup, üstlerine kaya tuzu ve kekik ekledik. şimdi gidip gelip kavanozu çeviriyoruz. çok keyifli,

- bir kavanozu da tezgahta kırdığımız zeytinlerle doldurup üstüne su çektik. bu zeytin türünün de ne kadar çok suyunu değiştirirseniz o kadar çabuk tatlanır ki tadından yenmez,

- ondan sonra gelsin çeşit çeşit zeytin sunumu. yani bu zeytinin esprisi şu ki tatlandıktan sonra kendince tuz koyarsın, üzerine zeytinyağı çeker limon sıkar hatta pul biber eklersin hatta üstlerine maydanoz kıyıp, nar ekşisi gezdirirsin ki tadından yenmez.

sağlıkla…

Perşembe

bir dilim ekmek, iki dilim kaşar!

biz bu kahvaltı işine taktık.

nasıl olsa karışan görüşen yok. ister göz hizamızda olsun ister kulağımızın dibinde laf eden yok.

ondan her sabah canımız ne isterse kahvaltı sofrasında da o var. bir gün soğanı bol, domatesi sulu bırakıen son kertede bol maydanoz eklenmiş, tereyağından esirgenmemiş, tek yumurtalı menemen; bir başka gün “türk kahvaltısı” dedikleri bizim de pek tuttuğumuz domates, biber, kırma antakya zeytini, peynir, ekmek; bir başka gün ise nar gibi kızartılmış dilim dilim ekmek, tereyağı, vişne reçeli, çilek reçeli, bal kaymak reçel hatta hatta ister rafadan ister lop ister tereyağında yüzdür yağda yumurta… ye yiyebildiğin kadar.

bu sabah da seçeneklerden birini seçtik, masayı onunla donattık. gerçi insanın bir başına kendi kendine hizmet biraz komik oluyor ama olsun, “şeytan azapta gerek…”

neyse!



bahçemizdeki saksılardan önce birkaç kızarmış domates kopardık, yanlarına yeşil iki yeşil biber kattık ki daha koparır koparmaz, “beni yee beni hemen ısır!” diyordu, nefsimize yenik düşmedik birkaç dal da taze nane kopardık.

artık tek yapacağımız çayı demlemek, domateslerin kabuğunu soymak, üzerlerinde sızma zeytinyağı gezdirmek, naneleri suya yatırmak, yeşil bibere şöyle bir su göstermek, sürmene tereyağını dolaptan çıkarmak, yanına bu seferlik “eşlikçisi olsun” diye incir reçelini katmak, “bugün de sofrada beyazpeynir olmasın” deyip kaşar dilimlemek ve birkaç dilim ince kesilmiş ekmek kızartmak.


babiş olsa bunların bilemedik ikisini yerdi ki oda bir dilim kızarmış ekmek, birkaç dilim de kaşar.

haa bir de çay içerdi hatta tavşan kanı. neyse ki bu sabah uyanık değil. çünkü uzun zamandır iyi bir çay demleyip de şöyle ağız tadıyla içemedik baba-kız. nedeni de “evin babası!”

geçenlerde çarşıdan çelik, alt üst bir çaydanlık almış ki, elektrikli. ondan her içtiğimiz çay, “abdest suyu”ndan eh biraz daha renkli.

sağlıkla…







Çarşamba

menemen

şimdi yaz ya okul da sınavlar da bitti ya karışan görüşen de ses de seda da yok ya onun için canımızın istediği saatte uyanıyoruz.

nasıl olsa ‘kral leo’yu birileri yürüyüşe çıkarmış, her ağaç dibini yoklatmış, koklatmış, tam da azmasına, haytalık yapmaya niyetlendiğinde eve getirmiş olduğundan, güne dair kaygı duymaya gerek yok.

babiş’in son haftalardaki durumu yukarıda, ötekinin durumu ise satır aralarında gizli.


dolayısıyla fazla lafa gerek yok. asıl anlatılması gereken tek başımıza krallarla arkadaşlık ettiğimiz, gezdiğimiz tozduğumuz değil tek başımıza yediklerimize içtiklerimize kralların nezaret etmesi; çoğu zaman bizden ekmek dilenmesi bizim de yufka yüreğimize söz geçiremeyip birkaç lokmayı paylaşmamız ardından da suçluluk duymamız. bir de tabii yakalanma korkusu var ki, korkuların en büyüğü.

oysa ne zaman bahçede kahvaltıya otursak içimiz sızlayıp o güzel kahvaltıları kaçıranlara üzülür, tek başına yemenin hüznüyle ‘kral arkadaşımız’ın gözlerine bakar dalar gideriz.

oysa birileri yanımızda olsa, kahvaltıda bize eşlik etse yaz sabahlarının keyfini birlikte çıkarsak. ne gezer?


tamam olur a kişi domatesten, soğandan nefret eder, yeşil biberi yemez, “tereyağını yine kaçırmışsın” der; yumurtayı hepi topu birkaç usulde pişirtir, menemenin lafını bile ettirmez.

kabulümüz yeter ki o ‘titiz kişi’ bizi şereflendirsin. ona tam da istediği gibi tam yağlı koyun peyniri, kırma antakya zeytini, bir bardak da tavşan kanı çay sunarız. zaten ekmek yediği mi var?

sözümüz söz. sabahları sekizle dokuz arası, hafta sonları dokuzla on, bahçeye bekliyoruz. ne dalındaki domatesi gösterip faydalarından söz edeceğiz ne de tereyağını taa sürmeli’den getirdiğimizden dem vuracağız.

sağlıkla…

Pazartesi

kızımıza meslek bulduk!


baba – kız aylardır stres altındaydık... okula git; gel dershaneye git; ondan gel bu sefer de evde çalış; çalış babam çalış! dur durak yoktu babiş’e…

onun adına bize fenalık gelmişti de çaktırmamaya çalışıyorduk. sonunda geçen hafta, son haftaya gelindi.
gelindi gelinmesine ama hiç beklemediğimiz sürprizlerle karşılaştık.

‘baba!!!’
‘ne var kızım?’
‘sınav akşamı ben ne yiyeceğim?’
‘………’
‘babaaa’
‘ne var kızım?’
‘sana söylüyorum duymuyor musun?
‘duyuyorum!’
‘eee niye cevap vermiyorsun?’
‘kızım ne istersen onu ye!’
‘hafif şeyler yemek istiyorum!’
‘peki’
‘babaaa’
‘ne var kızım?’
‘sınav sabahı kahvaltıda ne yiyeceğim?’
‘ne istiyorsun?’
‘kepekli ekmek, beyaz peynir, kaşar peyniri, yumurta ama üstü iyi pişsin; bir de ceviz, bal ve de dut pekmezi!’
‘kızım dut pekmezini sen hiç ağzına koymadın ki!’
‘hayır yiycemm’
‘peki!’

bu diyalog birkaç gün sürdü, bazı detaylar daha da kesinleştirildi, eklemeler, çıkarmalar oldu ve sonunda sınav sabahı geldi çattı.

baba-kız aynı anda, sabahın köründe fırladık yataklardan ki babiş’in ‘akıllı telefonu’ saatleri bir saat ileriye alıp kendisini gereksiz yere uyandırmış! ancak telefona ‘fırça’ atılamayacağına göre bir sorumlu bulundu!

‘baba gürültü etme biraz daha uyuyacağım’
‘peki kızım sen uyu ben kahvaltıyı hazırlayayım!

bütün misafirlerimize gösterdiğimiz özeni gösterip hazırlıklara başladık; en güzel sofra takımlarımızı çıkarttık, peynir kestik, ekmek kızarttık, cevizdi kaşardı ne istendiyse eksiksiz yerine koyduk her şeyi hazır, tamam ettik ki babiş kalksın!

nitekim oflaya puflaya kalktı, kalkar kalkmaz da fırçasını attı!

‘masa kurmuşsun?’
‘evettt?’
‘ben mutfakta yiycem!’
‘…………..’

belli ki kendince bazı şeyleri uğur bellemiş, ‘totem’ yapıyor!

ses etmedik, masanın yarısını mutfağa; bizim aşağı yukarı on yıldır kahvaltı ettiğimiz, akşam yemeklerimizi yediğimiz ‘hizmetli’ masasına taşıdık!

babiş bir yandan kahvaltısını etti bir yandan arkadaşlarıyla mesajlaştı, bizim arada patlattığımız esprileri anında onlara yetiştirdi, parmakları durmadan çalıştı, bazen de telefonla konuştu, kahvaltı etti.

‘babiş!’
‘ne var?’
‘diyorum ki sen bu sınavı boş ver en iyisi blackberyy tamircisi ol!’

fikir çok hoşuna gitti babiş’in, bizim de üstümüzden büyük bir yük kalktı! ne de olsa on yıllık çabamız sonunda meyve vermişti!

baba – kız güle oynaya sınava gittik!

sağlıkla…

Cuma

olmuş bir hata!




biz aslında hizmete varız, yeter ki bizden istensin! yoksa kimseye durduk yerde hizmetimizi peşin peşin satacak halimiz yok!


Allah'a şükür mutfağımızda bir iki çeşit peynir, sahici yumurta, sahici domates, salatalık, biber, taze nane, taze soğan, maydanoz, antakya'nın kırma zeytini, zahter, sızma zeytinyağı, dilim dilim dilimlenmiş kızartılmayı bekleyen ekmek, olmadı evde ekmek, o da olmadı, bir kaç yufka var sac üzerinde pişirilmiş, kağıt torbalara konulup kaldırılmış, sulanmayı bekleyen yuha ekmek var ama yiyen yok!

bir biz varız bir de bizden gayrı bu işlerle hiç işi olmaz babiş! eee evimize zaten gelen giden pek olmaz, ki şöyle dört başı kahvaltı keyfi yapalım! dört gözlü bakır yumurta sahanımıza tereyağını gösterir gibi değil sahiplenir gibi atıp, her bir çukura bir yumurta kıralım ya da ister rafadan ister katı pişirelim yumurtaları ya da ya da bir kaç domatesi rendeleyip, bir kaç acı biber bir kaç yeşil soğan bir kaç dal maydanozla bir menemen yapalım, ekmeği bana bana yesinler, şamandıralar atsınlar sularına; bu arada biz de boşalmış ince belli bardaklara çaylar boşaltalım!

ancak olmuyor arkadaş ne yapsak olmuyor, kısmet! bunların hepsi hoş bir tablo olarak mutfakta asılı duruyor!

neyse!

bu sabah yine uyandık, şükürler olsun, babiş'le birlikte sabah rutinlerini yapmaya koyulduk, kendimize kahvaltı hazırlarken taze biber, sahici çeri, sıcak suya yatırılmış urfa peynirini masanın üstüne yığdık bir yandan ekmek kızarttık bir yandan da hani olmaz ya istenmez ya yine de demiş olmak için bir soru attık orta yere, "babiş kahvaltı ister misin?" dedik seslendik!

hayret bu kez yanıt geldi ama soruya soruyla karşılık veriyor, "ne varrr?" şimdi bu sorunun cevabı belli ama çocuk kısmıyla fazla laubali olmamak lazım sonunda baba kız ilişkimiz sürüyor daha arkadaş olmadık!

kendimizi sakinleştirdik, o mükellef hayallerden vaz geçip en olacak reçeteleri sunduk, "kızarmış ekmek ve zeytin, istersen yumurta yaparım, omlet, yağda yumurta, katı yumurta!"

karşı yanıt geldi ki "o kadar açmış ki her şeyi yiyebilirmiş hatta omlet bile ama yok yok en iyisi yağda yumurta bir de kızarmış ekmek isterim, çay istemem!" der.

iyi sevindik o sevinçle iki yumurta kaptık dolaptan, kendimize kızarttığımız ekmekleri bir yana ayırdık ki soğusunlar, babiş'e görünümü daha güzel iyi kesilmiş ve iyi kızartılmış ekmekler sunalım!

nitekim biz ekmekleri kızartırken bir yandan da yumurtaları kırdık tavaya, tahta kaşıkla da akını sarısına karıştırdık, bekledik ve piştiler! sunduk tepsiyi ki, yenilsin!

birazdan, "bu ne yaa!” dedi bir ses ki tanıdık geliyor taaa salonunun ortasından! tabii sabah mahmurluğu ile durumu önce kavrayamadık ancak soru açıldı ki istenilen yumurta o yumurta değil!

yapmışız bir hata tabii sormamışız, "yumurtanızı nasıl istersiniz?" diye çünkü bizim bildiğimiz yağda yumurta ile babiş'in istediği sahana kırılıp olduğu yerde bırakılacak yumurta aynı yumurta değil, anlaşıldı!

sağlıkla...

Pazartesi

vişneli muffin!

tabii ki babiş geldi evine, serin ya ortalık! tabii ki yine istediği saatte uyandı istediği saatte kalktı, kalkar kalkmaz da babasını aradı, ki adam sabah beş’te kalkmış işe gitmiş, işini bitirmiş vapurda; telefon çaldı, “babiş nerdesin?”

öğlen olunca hafta sonları genelde denizin ortasında oluyoruz yine orda yakaladı; uykudan yeni kalkmış belli, karnı aç!


baba denizin ortasında ve de kızı açsa evde, en iyisi martılardan simit çalmaktır! iyi de, hırsız bir baba iyi bir örnek değil!

en iyi çare, çare üretmektir bu konuda da ana babaların üstüne yoktur!

öyle yaptık ne yemek istediğini sorduk. yine bize yapılacak en büyük kötülüğü yaptı yine bizi çaresiz bıraktı, “kafana göre takıl!” dedi!

huyumuz kurusun! biz kafamıza göre takılırsak o kadar çok fikir var ki üretecek; “öğlen saati patlıcan ezme de olur, midye dolma da; ha bak börek en iyisi, kıymalı olmaz ama bilgeoğulları’nın peynirli su böreğini sever; ya da en iyisi bu sefer sürpriz yapalım beyaz fırına uğrayalım!”

öyle yaptık ama seçenek çok fırında, fırın ya neyi pişirmişlerse sürmüşler tezgaha: kıymalı poğaça, sandviçler, kekler, pastalar, börekler türlü çeşit!

neyse!

sonunda karar kıldık ki ıspanaklı börekle patatesli, babiş’in ağız tadına uyar! aaa o da ne vişneli o şeyden var!

“şundan şundan bir de şundan istiyoruz!” dedik, tezgahtar biraz aksi onu da ramazan’a havale ettik, istediklerimizi paketlettik!

öğlen mahmuru bir kız kapının arkasında, öğlen yorgunu bir baba kapının dışında karşılaştılar, eve girildi! baba elindekileri verdi, haydi bir “günaydın” öpücüğü, kucaklaştılar!


sonrası inanılmaz!

“ay sen benim ne sevdiğimi biliyorsun! vişneli muffin! unutmamışsın! duygulandım şimdi! ağlayabilirim!”

çocuklar bir tuhaf? sanıyorlar ki babalar çocuklarının, “vişneli muffin” sevdiğini unutur! olsa olsa ismini akıllarında tutamaz!

sağlıkla...

Çarşamba

"nuh" deyip, "peygamber" dememek!


şükür kavuşturana, babiş geldi!
on sekiz gün, dört yüz otuz iki saat; yirmi beş bin dokuz yüz yirmi dakika; bir milyon beş yüz elli beş bin iki yüz saniye geçmiş onu görmeyeli!
bi hasret bi hasret sormayın gitsin; iki saat önce havaalanına gittik, “gazete, çay, kahve” derken, karnımız acıktı en berbat fast food’tan yedik, tavukluydu!

neyse!

sonunda ”iç hatlar geliş”ten babiş elinde bavuluyla gözükünce her şey yerli yerine oturdu, kızımızı aldık, eve getirdik!

eve geldi ama daha sokak kapısından girince bir feryat bir bağırış, çağırış, “evimi özledim; odamı özledim; banyoyu bile özledim!” demekte…

tabii şimdi ilk gün ayıp olur, “durduk yerde laf işitmeyelim” diye soramadık “niye banyomu bile” diye!

oysa banyomuz derli topludur, kat kat çoğunlukla kar beyaz havlular, temiz bir sabun lavaboda durmakta; fırçamız, tıraş bıçağımız yerli yerinde; babiş banyoda saatler geçirmemişse ne saç teli ne suda eriyen kil ne de her yana dağılmış kozmetik vardır banyoda; zaten huyumuz değil titiz adamız lavaboda kıl, tüy olmaz hatta klozetin kapağını bile açık durmaz sıklıkla; ki “unutulmuş”sa sorun bile olmamıştır aramızda!

neyse!

sonunda babiş dedi ki, “birkaç gün evden çıkmayacağım, ayağımı uzatıp yan gelip yatacağım, kimse bana elleşmesin!”


elleşmedik tabii ekmek torbasını kapıya asıp işe gittik! mümkün olduğu kadar da geç geldik; gelirken de kadıköy çarşından onun en sevdiği mezelerden aldık, ki kadınbudu köfte, patlıcan salatası, kara lahana dolması, paçanga ve beyaz peynir; kendimize de rakı ki babiş’le hasret giderirken bir kadeh parlatırsak hiç fena olmaz!

alışverişimiz, “kendimizi aşmış” bulundu, sevinildi; hemen bahçedeki balkon yıkandı tarafımızdan, babiş börekleri kızarttı, bir yandan da mezeleri tabaklara dizdi; biz de saksılarımızdan domates, biber kopardık babiş’in avuçlarını doldurduk, ki belki bir heves, tadında şeker bulduğumuz domateslerin tadına bakar hatta kendisi için sakladığımız, “fransız kadınları neden bakımlı ve güzel!” haber kupürüne dalar da o dalgınlıkla domatesten bir ısırık alır ama nafile, babiş “nuh” diyor peygamber” demiyor!

sağlıkla…



Pazartesi

aslında kalkacaktım ama!!!

babiş bizim kızımız; o zaman biz de babayız!

şimdi durum böyle olunca günlerden de pazar olunca üstelik de o pazara “babalar günü” denilince, insan ister istemez günü üstüne alınıyor; bir ağırlık bir ağırlık; beklentiler içinde bir merak bir merak! halbuki niyeyse?

neyse!

şimdi efendim işimiz gereği cumartesi ve pazar, kargalarla birlikte kalkıyoruz, işe gidip tam da babiş’in uyanma vakti eve dönüyoruz, dönerken de “şimdi babiş uyanır, babaaa ben ne yiycem?” der diye, suböreği alıyoruz, peynir alıyoruz, atıştırmalık artık ne varsa gözümüze kestirdiğimiz alıyoruz!

gittik yine işe, dönüşte işini yapmış insan huzuruyla sallana sallana iskeleye yürüyoruz ancak aldı mı bizi bir derin düşünce günden dolayı; “bugün babalar günü, ister misin babiş erkenden kalkmış babasına kahvaltı hazırlamış olsun? evde babasının sevdiği yalova yumurtalarından var, bir kaç tanesini haşlar ya da tereyağına kırar, refika hanım’ın verdiği köy ekmeğini kızartır, babiş geldiğinde bana bana yer!”

tamda da böyle düşündük ama düşünür düşünmez de hızla bu çılgın fikirden uzaklaştık, “aklı selim”i davet ettik düşüncelerimize, dedik ki; “ulan kız dün gece konsere gitti, çok geç geldi; üstelik bu gece de gidecek, yorgun olacak, uyuyacak; bütün gün seni mi düşünecek!”

geldik ki uyuyor babiş; o zaman gürültü etmemek lazım! hemen kedi olduk, mutfağın bir köşesine kıvrıldık…

bekliyoruz ki babiş kalkar, hiç olmazsa yüzünü görürüz, belki “babalar günün kutlu olsun!” der, övgü alırız!

valla kalktı babiş, bizi görür görmez de boynumuza sarıldı; “babalar günün kutlu olsun babiş!” dedi, bir yandan da gözlerini ovuşturdu ekledi:

aslında sana kahvaltı hazırlayacaktım, bir ara da kalktım ama çok yorgundum uyuya kalmışım!

sağlıkla…

Pazar

domates inadı!


Domates inadı” devam ediyor! Bizim de inadımız devam ediyor! Ve evde bir domates inatlaşmasıdır gidiyor.

Yok efendim elini domatese değdiremezmiş! Yok efendim görünce iğreniyormuş! Daha neler neler?

Bizim de tam da domates mevsimimiz. Varsa yoksa domates hele ki pazar sabahları. Sofrada birkaç çeşit domates ama ille menemen olacak kahvaltıda.

İçimizden hep “kalksa da birlikte kahvaltı etsek!” düşüncesi geçiyor; yatmadan bunu kendilerine de iletiyoruz ve “Olur beni uyandır sabah ama çok erken olmasın! On iyidir!” tamam bizim için de on uygun… Gerçi daha erken kalkıyoruz ama oyalanırız etrafta fazla da tıkırtı yapmayız!

Şimdi şu kadar yaşa geldik demek ki daha akıllanamamışız! Bu laflara inanılır mı?

Dün gece de aynen öyle oldu, sabah için sözleştik. Hatta geç yatmıştık geç bile kalktık ama başkalarının kalkması ne mümkün!

Bizim “güzellik uykusu”na yatma vaktimizde kendileri kalktılar. Bir tost istediler ama beyaz peynirle olacakmış bir de çatalla ezilecekmiş peynirler! İlk defa duyuyoruz ama olsun yaptık denileni ve pek beğenildi. Biz de mutlu olduk kendi hallerine bıraktık kendilerini bir köşeye çekilip az biraz gazete az biraz keyif sonunda pazar günlerinin klasiği yatak!

Ha bu arada tabii ki sabah kahvaltısını kendi başımıza ettik. Dolaptan “gerçek” domatesler çıkardık gerçek yeşil biberlerle bir menemen hazırladık ki ancak o kadar olur ancak biz yedik biz kendi kendimize methiyeler dizdik!

Efendim fazla lafı uzatmayalım gelelim tarife; eskiden menemeni zeytinyağı ile hazırlardık artık akıllandık içine tereyağı koyuyoruz ki zararı sadece kendimize; domates rende ve Yalova (ayıptır söylemesi kendi bostanımızdan geliyor) yeşil biber, ki yine Yalova’dan ve de yumurta! Artık yumurtanın nereden geldiğini söylemeyelim de anlayan anlasın!

Biz menemeni az biraz sulu bırakıyoruz ki yine keyfi kendimize! İnsanın yalnız başına olması ne güzel değil mi? İstediğini yapabiliyor!

Neyse!

Menemenimizi yapmaya koyulurken yani domatesler, biberler tavada suyunu çekmeye dururken biz boş durmadık küçük bahçemizden (bahçe katında oturmanın nimeti!) yabani semizotu ve nane topladık taze!

Artık ekmeği nasıl bandık nasıl bir ekmekti? Çay nasıldı bunları anlatmayalım ki anlatanı pek hoş karşılamazlar!

Karnımız ve gözümüz doydu menemene ve bir pazar klasiğini daha yerine getirdik böylece!

Sağlıkla kalın!

Çarşamba

Sonunda kahvaltı edebildik!



Hayatımızda bir şey daha değişti. Artık baba/kız pazar kahvaltıları yapıyoruz. Babiş hafta sonu ziyaretlerine gitmekten vazgeçtiğinden biz de cumartesi çalıştığımızdan pazar günleri kahvaltıda buluşuyoruz.

Ancak erken kalkan öbür kalkması gerekeni biraz bekliyor ama olsun. O da kahvaltıyı hazırlar; çayı demler, peyniri zeytini çıkarır, sofrayı kurar, hoşluk olsun diye yeni bir şey dener!

Eee bir sürü güzel şey de korkusuz, denemekten korkmayan mutfak ustalarından çıkmamış mı? Neden olmasın?

Genellikle Pazar sabahları erken kalkan dolayısıyla bu deneyleri yapan da biz oluyoruz.

Ve kızımızın gözüne bir kez daha girmeyi başarıyoruz.

Aslında yaptığımız kolay ve basit. Nasıl olsa bayat ekmek var; tereyağı, yumurta ve taze kaşar var. Neden bir deney yapmayalım ki?

Tavaya az tereyağı (sonra çok olacak), ekmekleri ince ince tıpkı kıtır doğrar gibi doğrarız, tereyağında kızartırız işte şimdi üstüne bir yumurtayı kırma vakti, bir kapak da tavanın üstüne kısık ateşte az biraz demlensin, indirmeden bir iki dakika önce de kenarlara biraz kalınca taze kaşar rendesi. Ancak yumurtanın sarısına kaşar gelmeyecek hatta çok fazla beyazına da...

Sonra sağlıkla, soğutmadan küçük Babiş’in tabağına.

‘Baba eline sağlık!’

sabah ola hayrola!


yarın sabah olacak
öyle umuyoruz!

uyuturken babişe,
‘sabah kahvaltı ister misin?
‘yumurta yaparım çok pişmiş,
kızarmış ekmek peynir,
bir de suya yatırdığımız zeytin var!’ dedik.

‘öfff baba ya, zaten her halukaarrda kalkıyorsun’ dedi,

sağlıkla.

Cumartesi

tereyağlı omlet!

düzen ve disiplini severiz; bu konuda neredeyse abartısız prusya askeri sayılırız! hiç bir gün uykuda kalmışlığımız yoktur dolayısıyla servis kaçırmamışızdır!

okul günleri kahvaltı yapılacaksa 06.05’te, yapılmayacaksa 06.10’da kalkılmıştır; ‘ev paydaşı’na kahvaltı için bütün olanakları sunulmuş (bir tek çorba geceden kaynatılmış) yok kahvaltı edilmeyecekse kapıya kadar eşlik edilmiştir.

yine böyle bir sabah rutinine geceden hazırlık yaparken, ‘en iyisi daima görüş almak, ortak katılım, diyalog’dur deyip kendi düsturumuzdan taviz vermeden sorduk, ‘kızım sabah kahvaltı edecek misin?’; yanıt, ‘şimdiden nerden biliyim, öff baba yaa!’ oldu. kendince haklı; bizce insanlar güne iyi bir kahvaltı ederek başlamalı!

neyse!

sabah kaçta kalkılacağı sorusunu, sorunun muhatabı havada asılı bırakarak istirahata çekildi, telaşı bize kaldı! sabaha karşı 04.25’te kalkıldı ki daha kargalar bile uyanmamış sadece sokak köpekleri görevlerinin başında, durmadan havlıyor!

‘uyanınca uyumak’ diye bir güzel huyumuz olmadığından, yapacak da başka bir şey bulamadığımızdan, şu sıralar okuduğumuz kitabın başına oturduk ki savaş sonrası almanya’da sinema ve tiyatro ağırlıklı!

alarmı, ‘ne olur ne olmaz’ deyip 06.07’ye kurmuştuk. sesiyle kendimize getirdi; getirir getirmez de ‘asli’ işimize döndük, şansımızı yoklayıp seslendik, ‘kızım kahvaltıya omlet yer misin kaşarlı?’

‘oluurr’ yanıtını alınca bir heyecan sardı ki bedenimizi sormayın. iki yumurta çırptık, kaşar rendeledik, tavaya iki bıçak ucu tereyağı koyduk ki tava ısınınca gezinsin!

çırptığımız yumurtayı döktük tereyağı ısınınca, kaşarı yaydık üçte ikisinin üstüne sonra başladık iki kenarı ortada toplamaya… sabah sabah ocağın başında olmak o kadar hoşumuza gitti ki omleti tavada hoplattık! hemi de iki kez…

omlet pişti; mutfak masasında yemesi gereken kişinin önüne konuldu; fikir soruldu ve ‘hayatımda yediğim en güzel ikinci omlet, eline sağlık’ yanıtı alındı. kıskançlık edip birincinin nerede yenildiği sorulmadı ama o dalgınlıkla, ‘içmek için bir şey ister misin?’ diye soruldu.

‘colaa!’

gayri ihtiyari dolaba yöneldik, bizim evde kola içilmediğinden ‘misafir’ için sakladığımız şişeyi açtık, bir bardağı kallavi doldurduk, içimizden de, ‘Allah Allah demek sabah sabah içi yanmış yavrucağızın ki’ diyoruz…

bardağı masaya koyar koymaz, ‘babaaa bu ne ya?’ dedi bir ses; ‘saçmalama sabah sabah kola mı içilir? dalga geçtim ben!’ diyor.

kola içmişliğimiz birkaçı geçmez, ilkinde memleketten yeni gelmiştik; bir bakkal dükkanında içerlerken canımız çekti denedik, bir kez de ‘monüde var’ diye bir hamburger dükkanında yudumladık; şimdi ise ‘israf olmasın’ diye sabah içeceğimiz oldu!

sağlıkla.

Salı

acemi reçel ustası!

babiş birkaç gündür yoktu ya! bu yokluğu fırsat bilip, ‘kış zamanı okul günlerinde kahvaltıda katık olur, ağzı tatlanır; kızarmış ekmeğe sürer tereyağını üstüne de reçel, ohh ne güzel ’ diye diye reçel işine giriştik.

gerçi babişin, ‘kahvaltı’ denilen, mümkün ve uygun olan her yiyeceğin; peynirin, zeytinin, yumurtanın, reçelin, salatalığın, domatesin ve de saksılarımızdan eksik etmediğimiz maydanozun, nanenin demirbaş olarak soframızı süslediği yeme biçimimizle her hangi bir alışverişi yoktur.

sabah kalkarız ve o an canımız ne çektiyse yeriz. kendi başına yemek yeme eylemini gerçekleştirdiği zamanlarda, buzdolabından çıkartıp da mideye indirdiği ton balığı çok olmuştur. şimdilerde ise alışkanlığı ki ona alışkanlık denirse, yaz aylarında çikolata, dondurma, fındık fıstık ama tazesinden. yani taze fındık ve antep fıstığı! kış aylarında ise tost, poğaça, börek bazen de çorbadır.

neyse bu durum bir başka zaman uzun uzun yazılacak bir konudur onun için şimdilik geçelim ve gelelim reçele.

hayatımızda hiç reçel yapmamışız çünkü tatlı sevmeyiz ama tatmışlığımız vardır, tadını biliriz en azından.

baktık çarşı pazar reçellik malzeme dolu herkesler de reçel yazıyor. haliyle heveslendik. böğürtlen aldık, ‘sever’ diye vişne aldık, ‘biz severiz taa tadı annemizden kalmıştır’ diye kayısı aldık. getirip mutfağa yığdık meyveleri ve başladık beklemeye! bekledik bekledik ve bir punduna getirip sorduk…

‘reçel yapsam yer misin?
‘neli?’
‘kayısı, böğürtlen ve vişne aldım. üçünü de yaparım istersen yok istemezsen, vişneleri dolaba kaldırırım kış günleri buz tutmuşlarını yersin!’

söz konusu vişne olunca reçeline de ‘olur’ çıktı.

büyük bir hevesle geçtik mutfak tezgahına, yıkadık meyveleri, ayıkladık, kuruladık ve bekledik ki hazır hale gelsinler reçel yapmaya. vişne reçelini ona yapacağız, diğerlerini de sevdiklerimize!

mutfak yaşantımızda ilk kez reçel yapacağız, heyecanlıyız. dolayısıyla art arda biz dizi hata yaptık!!! bir kere;

- aynı anda bir çok reçel kaynamıyormuş. biri ile ilgilensen diğeri küsüyormuş. sevgi bölünüyormuş.
- ölçüyle yapmak gerekiyormuş. öyle rast gele şeker konulmuyormuş.
- birine limonu erken koyarsan diğerine ocaktan almak üzereyken eklemek gerekiyormuş.

reçeller bitince birkaç temel kuralı yaşayarak, gözlemleyerek öğrendik. vişne kurudu, böğürtlen idare eder oldu, kayısı ise ‘muhteşem!’ öyle dediler.

malzeme
- 1 kg kayısı (çekirdekli)
- 400 gr toz şeker
- bir limon.


hazırlanışı

- kayısılar yıkanıp çekirdekleri ayrılıyor. biz ikiye böldük kaysıları.
- pişirme kabına kayısıları kuruduktan sonra alıp üzerini toz şekerle örttük. bir saat onları baş başa bıraktık ki birbirlerinin içinde erisinler. eridiler. kıskandık herhal ki hallerini, üzerlerine bir tam limonu sıkıp, döktük.
- ve de ardından ateşi yaktık. önce harlı ardından kısık.
- yaklaşık yarım saatte kayısılar tam kıvama geldi.
- kıvam testini porselen bir tabakta denedik. damla sabitlenip de tabakta akmaz olunca, aldık ocaktan ve doğru kavanoza koyduk kayısı reçelimizi. az yapmışız, kavanoz dolmadı. dolayısıyla ağzını ters çevirip (yeni öğrendik bunu) uzun süreli bir saklamaya hazırlayamadık. kısa zamanda bitirmek gerek.

reçeller hazır. bir tek babiş bekleniyor. vişneden umut yok. ama bakarsınız sever. çocuklar her zaman evebeynlerini şaşırtmak için umulmadık işler yapar! bu da onlardan biri niye olmasın? hatta böğürtleni bile tadabilir. artık bekliyoruz, babişin keyfiyle birlikte gelmesini.

sağlıkla.