Cumartesi

Bir babadan kızına 14 bin kap yemek!

 Babalarının terk ettiği kızlara…


Yıllardır evliydik ve neredeyse her gün eşimizin karşı çıkmasına rağmen çocuk istiyorduk. Bizim çocuğumuzu; tenini, gözlerinin rengini, merak ettiğimiz çocuğu… Yakarışlarımız Yaradan’da karşılık buldu ki bir gün eşimiz “Hamileyim!” dedi; ilk tepkimiz, “Doğuracak mısın?” oldu. “Evet,” deyince Babiş doğdu!

Hava sıcaktı, yaz olmalı; marketin otoparkına girip arabayı
park ettik ve sağ kapıyı açtık. Babiş arka koltuktan ön tarafa geçti, ardından da yere atladı. Sokağa her çıktığında yaptığı
gibi bütün şirinliğiyle eteğini çekiştirdi ve elimizi tuttu, markete
girdik. İlk yaptığı, cebinden çıkardığı alışveriş listesine bakarak
raflar arasında dolaşmak ve bulduklarını market arabasına
atmak oldu. O an bütün korkularımız uçup gitmişti. “Kızımız
büyümüş de haberimiz olmamış, alacaklarımızı not bile etmiş,”
deyip hayıflandık!
Doğduğundan beri her şeyi ile ilgilenmeye çalışmış olsak da
şimdi yedi yaşındaki bir kız çocuğunun bütün sorumluluğunu üstlenmeye hazırlanıyorduk. Sabah öğlen ve akşam yedirilecek içirilecek, bunlar için
alışveriş yapılacaktı. Üstü başı yıkanıp paklanacak, ütülenecek; yatağı on beşte bir değiştirilecekti. Her gece Fildo ile Filsi okunacak, sabah saat 6’da uyandırılıp önüne farklı kahvaltılar konulup yedirilecek, servise bindirilecekti. Geldiğinde her gün değişik bir yemek pişirilmiş olarak karşılanacak, aç bir kurt gibi olacağından ve gelir gelmez televizyonun karşısında yerini alacağından yemek tepsisi kucağına verilecekti. Bazen “Yemek güzel olmamış, beğenmedim!” fırçası yenilecek, bazen övgü alınacak; mercimek çorbası her daim hazır tutulacak; hasta olduğunda
limonlu tavuk çorbası hemen yetiştirilecekti. İlaç için eczaneye koşturulacak, en az ayda bir yeni giysiler için alışveriş merkezine götürülecek ama en önemlisi işe gidilip para kazanılacaktı! İnanmayacaksınız ama bütün bunların üstesinden geldik!


“Elimde bir resmin kalmış!”

Evliliğimizde on beş yılı geride bırakmıştık, kayınvalidenin evinde oturuyorduk. Yazlığımız, kapımızın önünde 60 model bir kaplumbağamız vardı. Çocuğumuzla doyasıya baba-kız muhabbeti yaşıyorduk; ancak evliliğimizde “aşk” da “sevgi” de bitmiş sonuna gelmiştik! Yapılacak bir şey yoktu, ayrıldık! Kızımızın velayetini aldık, ardından da kardeşimizin Kalamış’taki evini yeni bir “yuva” olarak hazırladık. Evimiz iki oda bir salon,bahçe katında, güzel bir evdi. Baba kız yirmi yıl yaşadık. Güzel
Günler geçirdik.

İlk akşam kızımız en sevdiği divana yayıldı, taşınma heyecanının yorgunluğuyla olduğu yerde uyuya kaldı.

Her zaman yaptığımız gibi kucağımıza alıp, yeni odasındaki yatağına götürdük, yanağına bir öpücük kondurduk, ardından
salona gidip hıçkıra hıçkıra ağladık!

Sabah uyandığımızda aklımıza ilk gelen; “Yine gözyaşlarımın
sel olup aktığı bir gecenin sabahındayım; elimde bir resim kalmış geceden, ıslanmış biraz!” sözleri oldu. Uyku sersemliğini üstümüzden
atamamıştık ki, birisi “Babişşş!” diye üstümüze atladı,
biraz altüst olduk ve güne “Merhaba!” dedik.

“Kızım yumurtanı nasıl istersin?”

Terazi burcuyuz, kararsız yani, bu yüzden başımıza gelmeyen
kalmadı. Sabahları giyinemeyiz çünkü ne giyeceğimize karar
veremeyiz; bir yere yemeğe gittiğimizde mönüden yemek seçemeyiz;
bir keresinde İstiklal Caddesi’ni baştan sona yürümüş,
bir yerde karar kılıp yemek yiyememiş, sonunda kendimizi
cezalandırıp kötü bir dilim pizzayla nefsimizi köreltmiştik!
Zaten Babiş’le yaşadığımız uzun yıllar boyunca kavgalarımızın en büyük nedenlerinden biri bu kararsızlığımızdı.

Sabahları, “Kızım ne yersin? Kaşarlı tost yapayım mı? İstersen
sucuklu da olabilir ya da sadece sucuk yapayım, ekmek de
kızartayım yağına banmayı seversin! Yumurtanı nasıl istersin
katı mı az pişmiş mi yoksa yağda yumurta mı olsun? Omlet de
yapabilirim? Ekmek kızartayım, tereyağı sür üstüne bal dök ye;
seversin diye yeni beyaz peynir de aldım. Aklıma geldi; bu kış
günlerinde pekmez de yemiyorsun, üstelik doğal, vitamin deposu!
Bak istersen pankek de yapabilirim?” demekten, aklımıza
gelen her seçeneği sıralamaktan zavallıyı bunaltmıştık. Kahvaltı
için yedireceklerimizi arttırdıkça Babiş sonunda patlar, “Babaaa
önüme bir şey koy da zıkkımlanıp gideyim şimdi servis gelecek,”
derdi; kapıdan yolcu eder etmez doğru salona koşar, pencerenin
perdesini aralar; servise bindiğine emin olunca, rahatlardık.

“Aman tanrım!”

Bir çocuğun büyüyüp de evden gidene kadar, ana babasına verdiği en büyük eziyet, odasının toparlanmama halidir.
Bu işi genellikle anneler yapar. Ancak bizde o olmadığı için
O da bize kalmıştı. Okul için odasından çıkınca
odaya dalardık. Aman tanrım! Yere atılmış giysiler, defterler,
parçalanmış kâğıtlar kitaplar; renk renk, çeşit çeşit kalem, incik
boncuk, boş parfüm şişeleri, fırçalar, daha neler neler… Sanırsın
ki semt pazarı! Toparlama bitince yatağın yapılma faslına geçilir, o da bitince kendimizi dışarıya atar, işe giderdik!
Otobüs durağına yürür, ilk gelene biner, vapura koşturarak
yetişir; tünel, ardından metro, sonra serviste soluklanırdık.
Akşam da aynı yolla geri dönüp, kendimizi Kadıköy Çarşısı’nın
içinde bulurduk. Neredeyse her şeyin satıldığı çarşıda aklımıza
ilk gelen, “Babiş akşam ne yiyecek, evde ne eksik?” olurdu.
Bir gün işverenimiz çalışma süremizi yeterli bulmuş olacak
ki işimize son verdi. İşsiz kaldık ve her işsizin yaptığı gibi evde oturmaya başladık!

İnternet hayatımıza yeni girmişti. Bu müthiş iletişim ağı o
günlerde bize yoldaşlık etti; başında günlerce çakılı kaldık ve
yeni keşfettiğimiz “blog dünyası”nda gezinip durduk. Günün
birinde “babiseyemekler.blogspot.com” adında bir blog açtık.
“Bir Babanın Hatıraları” başlığı altında “Babiş’e Yemekler, bir
baba ile kızının günlük hay huy içinde birbirlerine pişirdikleri
yemeklerin hikâyesidir. İki Babiş vardır, birlikte yaşamaktadır
ve ikisi de birbirlerine “Babiş” demektedir. Yemekleri Büyük
Babiş pişirmekte, günün birinde bunun tersine dönmesini ummaktadır!”
diye de bir tanıtım yazısı yazdık; başladık okuyucu beklemeye… Başlarda “Hem canımız sıkılmaz, hem de derdimizi kimselere anlatamıyoruz bari sosyal medya dünyasında destekçi kadınlar bulup, ‘Çocuk nasıl büyütülür, hangi yemekleri severler?’ diye sorar, tarifler alırız,” diye düşünürken hiç hesapta olmayan bir şey oldu. Birçok “eski koca düşmanı” kadınla tanıştık ve hepsinin derdinin aynı olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Meğer eski kocalar neler yapmış yapmaya da devam ediyorlarmış. Ne arayan varmış ne soran… Kimi kızının kimi oğlunun yıllardır babalarını göremediklerinden yakınıyordu! Telefon bile açmayan varmış! Çocuklarını analarının üstüne atıp ortadan kaybolmuşlar!

“Tanrı sizi ödüllendirmiş!”

Kızımıza yaptığımız yemekleri yazdıkça, başımızdan geçenleri anlattıkça kısa sürede blog dünyasının en popüler babası olduk. Her gün yüzlerce kadın sayfamızda yazılanları, maceralarımızı okudu, yorum bıraktı;

“Çok sevdim bloğunuzu ve kendimden utandım. İki yıldır evliyim ama halen mantı açmaya girişemedim. Velakin acayip gaza geldim, dur bakalım…”

“O kaşarlı biftek neydi öyle? Bravo size. Yemekle dikiş dikmeyi
de birleştirdiniz ya! Teyellediniz mi etleri? Diyorum size, burada kaburga dolması görmem çok yakındır. Nohutlu pilavı da içine doldurup urganla dikersiniz! Valla korkuyorum sizden!”

“Erkeklerin sadece yediğini düşündüğüm bir dünyada, bu
mantı yazınızı okudum ya! Daha ne isteyeyim?”

“Gülümseyerek okudum yazınızı, içime bir sıcaklık yayıldı sevgiyle ve gözyaşları ile bitirdim! Babamı ve onun küçük kızı olduğum zamanları çok özledim! Tanrı sizi onurlandırmış sanırım, kızınız olmuş!”

“Siz nasıl bir babasınız?”

Bizi izleyenler, yorumlar bıraktıkları gibi iletişime de geçti. İçlerini döktükten sonra da bu kez babalığımızı sorgulayıp tanıdıkları babalar ile bizi karşılaştırdı. “Siz nasıl bir babasınız, öbürlerine hiç benzemiyorsunuz!” dedi.
 Ne diyebilirdik ki? “Biz bizden olanın bizde kalması için
çabalayan” bir babaydık; elimizden gelen de okudukları kadardı!
Babiş’e Yemekler’de güzel arkadaşlıklar edindik. Bu kitap onların ısrarıyla yazıldı. Umarız her gün merakla bekledikleri, gülümsedikleri o güzel günleri hatırlatır.
Ancak Babiş’le yaşayıp da yazdıklarımız okuyucunun pek beğendiği yazılarımız, gün geldi evdeki huzurumuzu kaçırdı. Babiş, “Beni rezil ediyorsun!” diye söylenmeye başladı. Biz de bir süre yazmayı askıya aldık. Zaten kültürlerimiz farklıydı, hepten ayrı düştük.

Derelerinde timsahların yüzdüğü köy!

Biz kentliyiz ve kentimiz on üç bin yıllıktır. Ne peygamberler, ne şairler, yazarlar müzisyenler yaşamıştır ki Orfeus’u lir çalarken betimleyen en eski mozaik kentimizde bulunmuştur.
Amazonlar’ın gerçek olduğu ve burada yaşadığını Haleplibahçe’de
bulunan mozaikler kanıtlamıştır! Âdem’le Havva’nın ilk buğdayı
burada ektiği efsanesi bile vardır.
Babiş kızımız ise köylüdür. Kadıköylüdür! Köyü en fazla iki
bin yıllıktır, pek öyle kayda değer bir tarihi yoktur! Bildiğimiz,
tarih öncesinde Kurbağalıdere’de timsahların yüzdüğüdür! En
önemli şahsiyeti, Eflatun’un talebelerinden Ksemokrates buralıdır.
Bir de işte bizim Babiş’in iki binlere yakın burada doğduğudur! Bir zamanlar onun doğduğu yere, karşı kıyıdan bakanlar, kentlerini burada kurdukları için burayı ”körler ülkesi” demişler. Ne ise kimlik yarıştıracak halimiz yoktu; demeye çalıştığımız o ki ev arkadaşımızla kültürlerimiz,  farklıydı. O bizim bütün yediklerimize burun kıvırır, ağzına koymazken; biz kendi adımıza ne bulduysak, yer içer şükrederdik. Sadece pırasayı ve
de kerevizi canımız çekmezdi o da huysuzluğumuzdan değil bilmediğimizden, görmediğimizden ve de yemediğimizdendi.

Şimdi kimse inanmaz, biz ilk balığı Kadıköy’de yedik! Bizim
kentimizde de balık vardı, sadece yemiyorduk! Çünkü balıklarımız
kutsaldı! Onları yiyeceğine, ellerimizle beslerdik, onlar da
sevgilerini yanımıza kadar gelip belli eder, hatta gülümserdi! “Balık gülümser mi?” demeyin. Bir gün Urfa’ya yolunuz düşerse onları gözleyin. Yani dememiz o ki balık bizim için çok değerlidir. Ancak bu kente gelip de yerleşince ki kırk yıl oldu; baktık herkes balık yiyor. Haftada bir iki, en çok da pazarları… “Bildikleri olsa gerek, geri durmak olmaz!” deyip biz de yemeye başladık.

Balıkların kulağına kar suyu kaçarsa!

Yetmişlerin sonuna doğru Kadıköy’e geldiğimizde öğrenciydik. Haliyle parasızdık, satın alamadığımızdan; balıkların hangisi hangisidir bilmiyorduk! Yani suyun içinde yüzerken görmüşlüğümüz vardı da
yemişliğimiz yoktu! Kadıköy Çarşısı’ndan sabahları geçip vapura
gittiğimizde tezgâhlara yeni çıkmış balıkların etiketlerini okuya
okuya isimlerini öğrendik! Öğrenciliğimizde bazen aşırı soğuklarda kulaklarına kar suyu kaçtığından fiyatları ucuzlardı ve o gün öğrenci evimiz bayram yerine dönerdi.

Bir gün çarşıda kovalarda oynaşan istavritler gördük ve aklımıza öğrencilik yıllarımızda gazete kâğıdı üzerinde; taze ekmek ve kuru soğanla yediklerimiz geldi. Aldık. “Babiş’e de yedirir hem de öyküsünü anlatırız,” diye heves ettik.

Eve gelince yemek masasını hazırladık, erken bir rakı koyup
güzel kızımızı beklemeye başladık. Saatinde geldi ve hemen
salona geçip o akşamki yiyeceğini beklemeye başladı. Yemek
tepsisi içine kızartılmış istavritleri ve çok sevdiği havuç salatasını
koyup, salona, televizyon karşısındaki divana götürdük. Kısa
sürede yedi, ardından da balıklar hakkındaki damak zevkini
“Ben küçük balık sevmiyorum baba ya, yine de eline sağlık!”
diye belirtti. Yemek masasında istavritlerle baş başa kalınca
onlara şiirlerini okuduk

Küçük istavrit

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp,
Hızla atıldı çapariye,
Önce müthiş bir acı duydu dudağında,
Gümbür gümbür oldu yüreği,
Sonra hızla çekildi yukarıya…
Aslında hep merak etmişti,
Denizlerin üstünü,
Neye benzerdi acep gökyüzü?
Bir yanda büyük bir merak,
Bir yanda ölüm korkusu…
“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar.
Hani görüp de gökyüzünü, insanı,
Oltadan son anda kurtulanlar…
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu,
Küçük istavrit anladı yolun sonu…
Koca denizlere sığmazdı yüreği,
Oysa şimdi yüzerken,
Küçücük yeşil leğende,
Cansız uzanıvermiş dostlarına,
Değiyordu minik yüzgeci…
İnsanlar gelip geçtiler önünden,
Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine,
Yavaşça karardı dünya,
Başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
Beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu…
İşte tam o anda eğilip aldım onu,
Yürüdüm deniz kenarına,
Bir öpücük kondurdum başına,
İki damla gözyaşından ibaret,
Sade bir törenle saldım denizin sularına…
Bir an öylece bakakaldı,
Sonra sevinçle dibe daldı,
Gitti, tüm kederimi söküp atarak,
Teşekkürü de ihmal etmemişti,
Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak…
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme,
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye?
“Bir gün…” dedim,
“Bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz,
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye…”

Dr. Serdar Sıralar


Balıkların Sırtını Sıvazladık!

Halimiz böyleydi, bir yandan balıklarla yarenlik ederken
bir yandan da “kırmızı- beyaz et-balık” üçlemesini kafamızda
dolaştırıp duruyorduk. Balığa çok titizleniyorduk ama gelin
görün ki çocuk milleti laftan anlamaz. İster büyüsün ister büyür
gibi görünsün, çocuk çocuktur. Gerçi kızları az biraz büyür ama
erkekleri çocuk gelir, çocuk gider! Bizim kızımız da yavaş yavaş
büyüyordu ancak zaman zaman tatsızlık çıkarmaktan da geri
kalmıyordu. Önüne konan balıkları şu ya da bu şekilde yiyen
çocuk bir gün, “Ben ızgara balık severim!” iddiasında bulunup
üstelik bizi de pişirme tekniğini bilmemekle suçladı! Zan altında kalmak hoş bir şey değildir. Savunma yerine kültür balığı iki çipurada karar kıldık ve aldık. Izgarayı yağlayıp, balıkların sırtlarını sıvazlayıp yatırdık. Balığın pişmesi için gözünün pörtlemesi yeterlidir ama bu kızımızı kesmez, kömüre yakın ızgara, severdi! Onun için ‘’balıklardan biri kömür olsun’’ diye bekledik; beklerken kıvırcığı altlık yapıp, az biraz domates, taze nane ve maydanozla bir salata yaptık ki; bol limon, bol zeytinyağı gezdirirsen yeterli! Ancak bu bizim salatamızdı!  Babiş’e domatessiz ve nar ekşili yapmak gerekirdi.

“Doymadımm!”

Bu arada sofra kurma görevini yine biz yerine getirip, asli
işimizi sürdürdük. Bıçak, çatal, bardak yerleştirdik masaya; artık
her şey tamamdı. Baba-kız afiyetle, ağız tadıyla balık yiyecek, arada dedikodu yapacak, vakit kalırsa günlük işlerden konuşacaktık. Nitekim öyle de oldu ama Babiş.; “Biliyorum yanlış ama ben balığıma limon sıkacağım,” demeseydi; bunu yapmasaydı! Yaptı. Zaten ne yapabilirdik ki? “Hiç olmazsa yanlış olduğunu biliyor,” diye kendimizi teselli ettik.

“Hacı ellerine sağlık!”

“Afiyet olsun kızım!”
“Doydun mu dersen, hayırrr!”

“Ee yuhh be kızım! Önce çorbayı hüplettin, ardından koca balığı midende yüzdürdün; nar ekşili kıvırcık da yan gel yat oldu! Artık bir şey yapamam, istersen kestane var!”

“Olur yerim!”
“Tamam, suya yatırayım o zaman!”
O güne kadar kestaneleri çizer, köz tavasında arkalı önlü pişirmeye çalışırdık. Bir hafta sonu okuduğumuz gazetede, yöntemimizin yanlış olduğunu öğrendik. Önce marketten kestaneyi alıyorsunuz, eve gelince poşetten çıkarmadan bir köşede bekletiyorsunuz. Taa ki, “Kestane nerde kaldıı!” denilene kadarİyi bir kestane pişirmenin püf noktasını, yani kestaneciler gibi sıra sıra dizmenin sırrını öğrendik. Kabuklarının çabuk
soyulmasının nedeni, pişirmeden kestaneleri boydan boya çizmek, bir saat suda bekletmekmiş! Sonrası ise ocağın başında
“Kestane kebap, kestane kebap, yemesi sevap!” diye bağırıp, müşteriyi kestanelerin yanına çekmekmiş!

“Kereviz de nedir?”

Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş. Bizimki
bir gün “Canım kereviz salatası çekiyor, yapsana!” demez
mi? Kerevizi uzaktan görmüşlüğümüz vardı. Lakin elimize
almışlığımız yoktu! Aldı mı bizi bir telaş! Derdimiz “Ya Babiş’e
karşı rezil olursak?” telaşıydı. Gittik pazara, tezgâhlar arasında
dolaştık durduk; sonunda bu önemli sebzeden, üç tane alıp eve
geldik, bir hal çaresi aramaya başladık. Memleket mutfağından
bildiğimiz birkaç salata vardı; biri çoban, ikincisi koruk suyuna
salatalık doğranarak yapılan; bir başkası ise içine bostanda
yetişen neredeyse her şeyin konulduğu bostanaydı.

Kerevizler bir yanda, biz bir yanda yemek kitaplarına başvurduk
ama herkes kendince bir tarif veriyordu. Kimi “Hemen limonlu suyun içine rendele,” der kimi de “Yoğurda rendele, hatta biri yanında olsun, hemen rendelediğini alıp içine atsın ki kararmasın. Kereviz çok çabuk kararır,” diyordu. Biz inisiyatif kullanıp kerevizleri yarım limonluk suya rendeledik, rengi de ak pak oldu kararmadı. Burnumuza gelen kokuyu da sevdik. Ardından yoğurt çırptık, birkaç diş sarımsak dövdük, sonra da
kerevizlerin çabuk çabuk suyunu süzüp ekledik. Sonucu merak
ediyorduk ama tatmak pek içimizden gelmiyordu. Buna rağmen
tattık ve bir şeylere benzetemedik. Tanımışlığımız yoktu ki nereden
bilelim? Koyduk dolaba kereviz salatasını, bekliyorduk
ki sahibi gelsin, hazırladığımız mantarlı bonfilenin yanında
yesin. Biraz rötarlı geldi, etüde kalmış; bu arada artık ortaokullu
olmuştu. Gelince sunduk tepsiyi. İlk tepkisi, “Babiş bonfileyi
ikinci kez mi ısıttın?” oldu. “Evet,” deyince de “İkincisi buysa
birincisinin tadını tahmin bile edemiyorum, ellerine sağlık…”
dedi. Söz kereviz salatasından açılınca da, “Biraz sulu bırakmışsın,
sulanmış!” yorumunda bulundu.

Ar-ge çalışmalarına hız verdik!

Babiş hafta sonu ziyaretlerine gitmediğinde sabahları kahvaltıda buluşurduk. Ancak kahvaltı sofrasına aynı anda oturamıyorduk! Kızımız tatil günü biraz daha uyumak istiyordu. Biz de çay içerek onu bekliyorduk.
“Önemli olan birlikte kahvaltı edebilmekti. Kahvaltıyı hazırlar; çayı demler, peyniri zeytini çıkarır, sofrayı kurar, “hoşluk olsun” diye yeni bir şey dener, “Ar-ge çalışmalarımıza yararı olur,” diye düşünürdük. Bir sürü güzel yemek mutfak ustalarından çıkmamış mıydı? “Neden olmasın?” diyorduk. Onun için pazar sabahları erken kalkar, bu deneyleri yapar ve kızımızın gözüne bir kez daha girmek isterdik. Aslında yaptığımız kolay ve basitti. “Nasıl olsa bayat ekmek var; tereyağı,
yumurta ve taze kaşar da var. ‘’Neden bir deney yapmayalım
ki?” derdik.

- Tavaya önce az tereyağı, sonra iki katı kor; ekmekleri ince atalım
ince doğrar, kızartır üstüne bir yumurta kırar, bir kapakla kapatıp
kısık ateşte az biraz demlenmeye bırakır, indirmeden bir iki dakika önce de kenarlara biraz kalınca taze kaşar rendelerdik.
Ancak geçmişti o günler. Kızımız büyümüş, büyüdükçe kendi kahvaltısını kendi eder hale gelmişti. O halinden memnundu ama bizimki de baba yüreğiydi, yatarken de sabah kalktığımızda da aklımızı ona takılı bulurduk. “Ne yiyecek ne içecek? Yine hiçbir şey yemeden, okula aç mı gidecek? Böyle de olmaz ki?” der dertlenirdik! Ancak neylersiniz ki babaların da çocukları üstündeki otoriteleri bir yere kadardır.

‘’Baba haline şükret!’’
Bir sabah baktık ki kızımız ayakta kahvaltı hazırlığında; “Gün
gelir gerekli olur,” diye dondurucuda beklettiğimiz patatesli
börekleri kahvaltısına katmayı teklif ettik. “Olurr!” deyince de
börekleri aşağıya indirdik. Çözülmelerini bekledik. Bu arada
çay demledik, ardından da kızartma işini üstlendik. Börekler
nar gibi olunca sofrada bekleyen kızımıza servis edip, günlük
rutinimize döndük. Duşumuzu aldık. Pantolon gömlek giyip,
mutfağa uğradık. Babiş’in tabağında tek başına duran mini
minnacık bir börekle göz göze geldik. Şaşkınlıktan ağzımızdan
“Yuhhh yani!” çıktı. Babiş karnını tıka basa doldurmuş haliyle
oldukça sakindi ve sakin sakin de yanıt verdi.
“Baba ya, anoreksiya olan bir kızın olsaydı? Şükret!” dedi.


“Ay sen mantı mı açtın?”

Sonbahar gelmişti sonunda, rüzgârlar sağda solda geziniyordu. Bazen de güneşle bir olup yakıp yıkıyordu ortalığı! Aslında Bize
bir zararı yoktu hatta seviniyorduk tekrar geldiğine; Sayesinde yazlık yemekleri kaldırmaya başladık, artık soframızda kışlıklar boy göstermeye başladı. Mercimek çorbası karıştırıyorduk, nohutlu bulgur pilavı
yapıp çine gizli gizli domates ekliyorduk. Börekleri çörekleri düşünür
olmuştuk; mantı açmaya bile heveslendik! Hatta “Babiş’e sürpriz
olur,” diye bir gün de yaptık. Gerçi tarif almadığımızdan aklımıza
uyup “Üstesinden geliriz,” dediğimizden az biraz sıkıntı çektik. Bir türlü hamur simetrisini tutturamadık. Bir şeridi dar, birini
uzun kestik; kıyma kiminin üzerinde çok, kiminin üzerinde
minnacık durdu. Tezgâh başında birkaç saat ayakta dikilmek,
pek belimize yaramadı ancak sonunda mantı kapamayı öğrenip
bu işten de yüzümüzün akıyla çıktığımıza inandık. Gerçi mantımızın
kırkı bir kaşığa sığmazdı ama “Hiç olmazsa artık kızımıza
hazır mantı yerine kendi yerli malı mantımızı yedireceğiz,” diye
gururlandık! Sonunda Babiş okuldan geldi. Selam sabahtan
sonra tabii ki akşamın mönüsünü sordu:
“Yemekte ne var? Karnım çook aççç!” dedi.
“Mantı yaptım kızım!”
“Ay sen mantı mı açtın?”
“Valla denedim, dur bakalım!”
Babiş başka ses etmedi, bekledi ki sofra hazır olsun. Biz ise
hızımızı alamadığımızdan iki seçenek birden sunduk. “Fırın
mı olsun yoksa suda mı haşlayayım?” dedik ve “Fırın olsun!”
yanıtını aldık.

“Yaşlanıyorsun!”

Fırını en son ayara getirdik, tepsiyi az biraz yağladık, mantıları
serip bekledik ki kıtır olsunlar. Bu arada bir başka hazırlığa
giriştik. “Babiş mantıyı sarımsaklı sever,” diye iki sarımsağı havanda
ezip, çırptığımız yoğurda ekledik, beklediler bir yanda; bir
de küçük bir tavada tereyağı eritip, az biraz salçayla sulandırdık.
Bu arada evin köpeğinin çişi ve kakası geldiğinden, bu görev
de her zaman bizim olduğundan, onu alıp parka çıktık, uzun
uzun dolaştırdık, çişini yaptırdık, kakasını topladık! Arada bizim
gibi çocuğunun gazına gelip, yeni köpek sahibi olmuş hanımlarla tanıştık, sohbet ettik eve döndük.

Huyumuzdur her yaptığımız yemekten sonra yorum alırız.
Yine öyle yaptık Babiş’e; “Mantı nasıl olmuş?” diye sorduk.
“Skandal, yarısını ancak yiyebildim! Casita’da nasıl yapıyorlarsa
kıtır bırakıyorlar!” dedi.

Bu laflar o güne kadar aldığımız en ağır yorumdu. Kalbimiz
kırıldı. Kızımıza gücendik ama işi pişkinliğe vurup mantının
neden “skandal” boyutta olduğunu öğrenmeye çalıştık. Özetle
dedi ki: Yaptığımız mantı bize yakışmamış! Yoksa biz o güne kadar
öyle yemekler yapmışız ki tadından yenmezmiş, son olarak
öldürücü darbeyi de vurup konuyu kapattı: “Yaşlanıyorsun!”

“Aslan parçası” oyuncaklarla büyür!

Meraklılar yeri geldiğinde ana babalara, “kız mı isterdin,
oğlan mı?” diye sorar. Zor bir sorudur ve istek başka,
kucağınıza aldığınız başkadır! Kapısında heyecanla beklediğiniz
doğum odası açılır doktorunuz, “Bir oğlunuz oldu, nur topu gibi
Maşallah, Allah bağışlasın…” der. Artık hayal kurabilirsiniz “İlk
oyuncağı ne olsun?” Baba oğluna ne alır ki? Fazla kafa
yormaya gerek yoktur. Takımının forması, kaşkolü, hayalindeki
arabanın oyuncak olanı, top, tüfek, tabanca!
Sizin “aslan parçası” bu bir sürü oyuncak arasında büyür,
fazla büyüdüğüne kanaat getirdiğinizde ilk bilgisayarını alırsınız;
arkadaşları Cenk’i Berk’i eve çağırır, araba yarıştırır ya da top
oynar! Arada onunla muhabbet bile eder, “Naber lan ayı!” diye
hal hatır sorar, sevgi gösterisinde bulunmak için kıçına tekmeyi
basar, yakaladığınızda da alt üst olur, boğuşursunuz.
Kimi hafta sonları, formaları giyer kaşkolleri boynunuza
Dolar, “Oğlan üşümesin!” diye beresini kulaklarına kadar çeker
maça götürür, karşı takıma beraber küfredersiniz!

“Ulan bu eşek ne zaman adam olacak?”
Sonunda ona “erkek” olmayı öğretmenin yollarını “eksiksiz” yerine getirdiğinize kanaat getirip, en can alıcı soruyu sorar,
“Kızlarla aran nasıl, var mı bi şeyler lan?” der, kem kümle ağzından
çıkanları can kulağıyla dinler, dinlerken de ölüp ölüp dirilirsiniz! Bu ta ki bir kızla çıkana kadar sürer. Çıkmadı diyelim,
vesveseden sizin canınız çıkar. Bir de “Ulan bu eşek oğlu
eşek ne zaman adam olup büyüyecek de baba oğul karşılıklı
rakı içeceğiz?” derdine düşersiniz. Bir erkek için oğlan çocuğu
babası olmak, gurur kaynağıdır; boşuna mı erkek adamın erkek evladı olur demişler.

Peki, tersi oldu diyelim. “Bir kızın oldu, çok güzel maşallah,”
dediler! Hiç düşünmüş müydünüz kız babası olacağınızı? Biz düşünmemiştik.

Bir şubat günü doğum odasının kapısında merakla beklerken,
“Kız mı olacak, erkek mi?” soruları ilk kez bize kendini hatırlattı ve bir ciyaklama sesi duyduk! “Kız bu!” dedik ve kapı
Açıldı doktorumuz “Bir kızınız oldu!” dedi. O günden sonra da kız babası olmanın ne demek olduğunu öğrendik!

“Snake oil nedir bilir misiniz?”
Yoksa nereden bilecektik her gülücüğün, her öpücüğün; her
“Babacım babacım!” demelerin ayrı ayrı anlamı ve mesajları
olduğunu? Parktaki her kedi köpeğin ve de oğlan çocuğunun
sevilmesi gerektiğini, gülücükler gönderilmesinin anlamını
nereden bilecektik? Her görülen renk ve biçimdeki saç tokasının
alınması gerektiğini nereden bilecektik? Her güne her duruma ve
de her duygu yüküne karşı giysiler gerektiğini nereden bilecektik?
Üç gün aç biilaç gezilip bir gün doymak bilmez yenilmesini,
üstelik yenilirken fındık fıstığın ve de çikolatanın abartıldığını
ama sonra da “Yüzümü sivilceler bastı, beni doktora götür!”
yakarışlarına neden olarak yenilenlerin gösterilemeyeceğini
nereden bilecektik? “Deniz mineralleri içerir yağ içermez”
“Hassas ciltlere yönelik kayısı özlü peeling” ne demek; ya da
“sugar scrub manicure peeling” ne işe yarar, nereden bilecektik?
Hele hele Tanrı’nın bahşettiği lepiska saçlara “tatlı badem
yağı”, “snake oil (yılan yağı)”, “papatya suyu”, “içten dıştan ikili
onarım, kırılma karşıtı, kuru, yıpranmış veya kırılan saçlar için”
hem bilmem ne firmasının hem de bilmem ne firmasının “yeni
sıvılaştırılmış ipek içeren” sıvı ipek teknolojisi ile üretilen ürünün
ne olduğunu nereden bilecek; bütün bunlar varken bir de
yeni “yüzde yüze kadar daha az saç kırılması ve yüzde doksan
beşe kadar daha az çatallaşma” vaat eden bir başka ürüne de
gerek olduğunu, nereden bilecektik? Hiç bilmez, anlayamaz
ancak uzaktan uzaktan seyreder, gülümser; gün gelir aktar aktar
dolaşıp “çakma olmayan papatya” ararsınız! Ama bütün bunlara
karşın öyle bir gün gelir ki, evdeki zeytinyağının durmadan
azaldığına bir türlü anlam veremezsiniz!
Biz bunların hepsini yaşadık. İyi bir deneyimdi ve yirmi yılımıza
mal oldu! Artık gözü kapalı bir kız çocuğu büyütebiliriz.
Baba kız aylardır stres altındaydık. Okula git gel, dershaneye
git; ondan gel bu sefer de evde çalış, çalış babam çalış! Dur durak
yoktu Babiş’e. Çünkü sınavlara hazırlanıyordu.

“Babaaa ben sınav sabahı ne yiycem?”
Aklınıza “Zıkkımın kökünü!” demek geliyor değil mi? Diyemezsiniz!
Çünkü siz sorumlu bir babasınız, “zıkkım” yerine
“Ne yemek istersin kızım?” demelisiniz.
Biz de öyle yaptık zaten, onun adına bize fenalık gelmişti
de çaktırmamaya çalışıyorduk. Sonunda son haftaya gelindi gelinmesine ama hiç beklemediğimiz sürprizlerle karşılaştık;
sorun her zamanki gibi yine yemekti.

“Babaaa!”
“Ne var kızım?”
“Sınav akşamı ben ne yiycem?”
“………”
“Babaaa!”
“Ne var kızım?”
“Sana söylüyorum duymuyor musun?”
“Duyuyorum!”
“Eee niye cevap vermiyorsun?’’
“Kızım ne istersen onu ye!”
“Hafif şeyler yemek istiyorum!”
“Peki…”
“Babaaa!”
“Ne var kızım?”
“Sınav sabahı kahvaltıda ne yiycemm?”
“Zakkum diye bir bitki var. Onun kökünü ye diyecem ama
sen tadını bilmediğin şeyleri yemezsin ki?”
“Babaa!”
“Ne var kızımm, ne istiyorsun?”
“Kepekli ekmek, beyaz peynir, kaşar, yumurta ama üstü iyi
pişsin; bir de ceviz, bal ve de dut pekmezi istiyorum.”

“Kızım dut pekmezini sen hiç ağzına koymadın ki!”
“Hayır yiycemm!”

“Peki!”

“En iyisi tamirci ol”
Bu diyaloglar birkaç gün sürdü, bazı detaylar daha da kesinleştirildi;
Eklemeler çıkarmalar oldu ve sonunda sınav sabahı geldi çattı.
Baba kız aynı anda, sabahın köründe yataklardan fırladık ki Babiş’in akıllı telefonu saatleri bir saat ileriye alıp, kendisini gereksiz yere uyandırmış! Ancak telefona “fırça” atılamayacağına göre bir sorumlu bulundu!

“Baba, gürültü etme biraz daha uyuycam.”
“Peki kızım, sen uyu ben kahvaltıyı hazırlayayım.”

Büyük özen gösterip hazırlıklara başladık; en güzel sofra takımlarımızı çıkarttık, peynir kestik, ekmek kızarttık, cevizdi kaşardı ne istendiyse eksiksiz masaya koyduk. Her şeyi hazır, tamam ettik ki Babiş kalksın!
Nitekim oflaya puflaya kalktı, kalkar kalkmaz da fırçasını attı!
“Masa kurmuşsun?”

“Evet?”
“Ben mutfakta yiycem!”

“Belli ki kendince bazı şeyleri uğur bellemiş, “totem” yapıyordu ses etmedik. Masanın yarısını mutfağa, bizim kahvaltı yaptığımız, akşam yemeklerimi yediğimiz “hizmetli” masasına taşıdık! Kızımız bir yandan kahvaltısını etti, bir yandan arkadaşlarıyla mesajlaştı; bizim arada patlattığımız esprileri anında onlara yetiştirdi, parmakları durmadan çalıştı, bazen de telefonla konuştu, kahvaltısını bitirdi.

“Babiş!”
“Ne var?”
“Diyorum ki sen bu sınavı boş ver, en iyisi Blackberyy tamircisi
ol!”
Bu fikir çok hoşuna gitti üstümüzden büyük bir yük kalktı! Ne de olsa on yıllık çabamız sonunda meyve vermişti! Baba kız güle oynaya sınava gittik! Birkaç hafta sonra sonuçlar geldi ki Babiş “iyi” okullardan birini kazanmış! Bir sevindik bir sevindik ki sormayın. Artık bundan böyle günler daha önceden deneyimli olduğumuz rutine girecekti. Pazartesi aynı, salı aynı ve de çarşamba, perşembe, cuma… Her sabah saat 06.10’da kalkılacak, kahvaltı verilecek; kimi gün kaşarlı tost, kimi gün kıymalı sigara böreği, belki çorba ya da pankek ya da hiçbir şey yemeden, “Okulda yerim!” tavrına boyun eğilecekti Bu arada okul çantasına öğlen yemeği için
ya tavuklu ya kuru etlı sandvıç konulacak ve servis gelecek. Saat 06.40:Babış gitti. Şimdi doğru markete, sırada alışveriş var. Saat 16.20:

Babiş servisten indi; zil iki kez çalacak, merdivenlerden bir kız inecek ki dünyalar güzeli! Ancak bu güzel kız bir öpücük bile vermeden hemen “yemekte ne var karnım çok aç Babiş?” derdi. “kızım dur hele bir soluklan, günün nasıl geçti? Okul nasıldı?”

“Öff baba yaa, nasıl olacak ilk gün işte! Yeni sınıf, yeni arkadaşlar; bir kız vardı illet oldum, uyuz bir şey!”


“Cafe Fernando’dan tarif al!”
Bu demekti ki kızımız bu yıl okula “iyi” başladı! Okul dönüşleri muhteşemdi, önüne ne konulsa yiyordu ve “Eline sağlık, aferin!” alıyorduk. Bu da bizi gururlandırıyor, şevke getiriyordu. İstiyorduk ki ona her gün daha güzel yemekler yapalım sürekli “aferin” alalım. Ancak bunun için sıkı bir mönü hazırlamak, onay almak gerekiyordu! Gerçi çoğunlukla “olabilir” diyordu ama bazen de istekler bizi korkutuyordu. “Yemek bloglarına baksana, orada çok güzel tarifler var. Mesela Cafe Fernando’dan
domates çorbası tarifi al!” İyi de biz eninde sonunda denkleştirebildiklerimizle karın doyurmaya çalışan bir babaydık. Bir gün kıymalı mercimek pişirirsek, öbür gün makarna… Üstelik ikisi de kıymalıydı. Baktık bütçemizi aşmayacak, o zaman bonfile de pirzola da sofraya koyuyorduk. Kahvaltıda kavurma da pastırma da oluyordu, kimi
zaman peynir ekmek de… Şükretmek lazımdı.

“Saçıma zeytinyağı sürdüm!”
Okul iyi gidiyordu ancak arada aksaklıklar da çıkmıyor değildi.

“Baba şu saçımın haline bakar mısın?”
“Ne var kızım saçında? Her zamanki gibi güzel görünüyor! Bugün değişiklik yapıp toplasan?”

“Dalga mı geçiyorsun? Baksana şunlara yapış yapış!”
“Evladım bir şey yok, her zamanki saçın işte!”
“Bii şeyden anlamıyorsun! Ben yarın okula gitmiyorum!”
“Saçmalama!”
“Saçmaladığım falan yok, bu halde kesinlikle okula gitmem!”
“Evladım ne var saçının halinde?”
“Daha ne olsun? Zeytinyağı bir türlü çıkmıyor!”
“Zeytinyağı ne demek?”
“Saçıma zeytinyağı sürdüm, bu sefer fazla kaçtı galiba!”

O günlerde elektrik üretimi sınırlıydı. Çünkü elektrik ancak
Babiş ile kaçak kullanıcılara yetiyordu! Kızımızın elinden fön makinası düşmüyordu; kaçak kullanıcılar ise tavana asılı karyolaya elektrik verip soba icat etmişlerdi!

“Snake oil bilir misiniz?”
Yani yılan yağını! Biz bilmezdik. Bir gün Babiş işyerimize telefon açtı, “Baba akşam gelirken yılan yağı getir,” dedi. Hiç
sorgulamadan “Peki kızım,” dedik. Ne işe yarayacağını ise ancak
Google yoluyla öğrendik. Şimdi düşünüyoruz da “Be adam sorsaydın ya yılan yağını ne yapacaksın kızım?” diye… Aklımıza hiç gelmemişti ki! O güne kadar kızımızın hiçbir isteğini sorgulamamış, “Hayır!” dememiştik. Hala da demiyoruz. O zaman başına geleceklere katlanırsın…

Üç gün aç bir gün doymak bilmez!
Bir gün geldi evimizde, “yağlı yüzlü” yemek pişirmek yasaklandı.
Çünkü kızımız obez olmamasına, kilolu göstermemesine rağmen sadece “sağlık, doğru beslenme alışkanlığı edinme” adına diyete başladı. Artık ne pazarları dışarıda kahvaltı edip tereyağlı, sade, peynirli yumurtalar; yanlarında da kıymalı, peynirli kol börekleri yiyebildik ne de pidecilerde kavurmalıydı, kaşarlıydı, “Üstüne tereyağı da sürelim öyle yiyelim; boğazımızdan rahat insinler…”  diye pide yiyebildik!
Yediğimiz sabah akşam sebze, içtiğimiz şekersiz çay. Ya da artık kim bilir nerelerde bitmiş, türlü türlü şifa niyetine ot çayları, ıhlamurdu!

Dolapta Allah’a şükür etimiz vardı. Ancak günlerdir kalem
kalem pirzolalar, dövülmeden dilimlenip dinlenmeye yatırılmış bonfileler; yarısı kemikli yarısı parça parça edilmiş yuvalama yapılmayı, bezelye yapılmayı şiş kebap yapılmayı bekleyen kuzu etleri, köfteler, kavrulmuş kıymalar el değmeden yatıp duruyordu. Ancak gelin görün ki bunlar yenilmez, protein öyle yerli yersiz tüketilmezmiş. Kızımıza bu akılları veren bir diyetisyendi! Randevu aldı, gitti görüştü. Döndüğünde elinde üç sayfalık bir “yol haritası” vardı!
Önce bizi bir deniz kenarına çağırdı, son kez kahvesini orta söyleyip bizim iki şekerli çayımıza “Çok şeker atıyorsun,” diye laf sokuşturup, diyet programını satır satır; hangi gün hangi öğünde hangi yiyeceği, ne kadar tüketeceğini anlattı. Tabii bu durumda ilk işimiz evdeki yiyecekleri unutup, en yakın marketin yolunu tutmak oldu. Yürümek zor değildi, ancak zorumuza giden marketlerin o kokuşmuş, buruş buruş olmuş sebzelerine,
eşek yükü kadar para vermemizdi! Yoksa kızımız acele etmese, bize biraz zaman tanısa, ona Kadıköy çarşıdan ne kerevizler, ne
semizotları, ne ıspanaklar alırdık ama “Tez canlılık onunki…” dedik, üstünde durmadık. Babiş evde bir yandan ders çalıştı, bir yandan da harıl harıl kendi pişirip, kendi yedi. Ancak son günlere doğru biraz mahzunlaştı, biraz süzüldü, inceldi. Tıpkı bir bahar kuzusu gibi, yalnız başına dolanıp durdu ortalıkta. Bekledi ki akşamları babası gelsin, onu markete götürsün, diyet programının içinde yer alan birbirinden ilginç otları alsınlar, evlerine mutlu ve mesut dönsünler. Haftada bir iki gittik. Babalık görevimizi eksiksiz yerine getirdik getirmesine de Babiş’i dondurma reyonunun önünden çekip almak içimizi sızlattı. Diyetisyenlere veryansın edip “Küçük bir kız çocuğundan birkaç kaşık dondurmayı esirgemenin âlemi var mı?” dedik.
‘’Eti marketten mi aldın?’’

Aklın yolu birdir. Birkaç gün geçti geçmedi, kızımız kendi aklına geri döndü ve mutfağa girdi. Artık hünerini göstermeye başlamıştı. Brokoli çorbası pişirip, kereviz salatası yapıyordu yapmasına da genel geçer yiyeceğimiz etti. Köfte yapıyorduk dana etinden, içine az biraz da kuzu eti karıştırtıyorduk. İyi de et her yerden alınmazdı ki! Zaten alsak Babiş’in damağından geri dönerdi. “Babaaaa eti Hulki amcadan almadın mı?” der, salondaki divandan seslenir, eti marketten aldığımız ortaya çıkardı. Düşünün artık kızımızın damak zevkinin ne kadar geliştiğini; dolayısıyla yıllarca Kadıköy’deki kasap Hulki’den başka bir yerden et almadık. Hulki sucuk yapar, tereddütsüz alır, kahvaltıda üstüne yumurta kırardık; Babiş de sade sucuğun yağına ekmek banardı. Hulki pirzola hazırlar, yiyince dağlardaki bütün otun, çiçeğin tadını almış gibi olurdun! Hulki şiş hazırlar, bıraksan Babiş sekiz on tanesini yerdi. Bonfile alıp, dövüp içine kaşar sarıp, dürüm yapmak ise kızımızın en sevdiği nimetti.

Kızımızla sevdiğimiz, kolay ve çok lezzetli bir yemeğimiz
vardı. Adına “fırına et atmak” diyorduk. Güneydoğu’da sıklıkla
yenen çok pratik, çok lezzetli bir yemektir. Babiş’e ne zaman
“Fırına et atayım mı?” önerisinde bulunsak, “He!” der, başka
da bir şey demezdi.

Yemeğin aslı bizim ev fırınında pişirdiğimiz gibi değil. Doğrusu taş fırında pişirilendir; çünkü taş fırın lezzeti fırında neredeyse yarı yarıya etkilidir. Durum böyle olunca ağzımızda kalan çocukluk tadıyla idare edip, Babiş’e yıllarca de ev fırınına atılmış etin tadını sunduk; o da öbür tadı bilmediğinden “Nefis, nefis!” deyip önüne konulanları silip süpürürdü.

Size kolay, lezzetli olan bu tarifi verelim. Bakarsınız fırına et atarsınız günün birinde...

Malzeme: (iki kişilik)
- Yarım kilo yağlı kuzu eti kıyma alın. Çünkü yağsız et yemek, yemek değildir. Ona doyumluk derler!

-İçine tuz, birkaç diş dövülmüş sarımsak ve biber salçası katın ki renk ve tat versin.
- Sonra bunları karıştırıp, tepsinin ortasına bir parmak
Kalınlığında yayın.

- Kenarlarına da domates, biber ve de patates dilimleyin fırına verin. Yarım saat sonra da afiyetle yiyin.

“Kafan karışmasın!”
Bizim evde çorba yapımı ve isteği çok konuşulurdu. Ancak bu
kadar konuşulmasına rağmen çorba sayımız sınırlıydı. Çoğunlukla mercimek ve tavuk suyuyla çorba yapardık. Biz ve Babiş her gün çorba içsek bıkmazdık! Kızımızla çorba konusunda anlaşıyorduk.  “Evin aşçısı” her gün pişirsin “evin kızı” da her gün içsin; baktı ki çok hoşuna gitti, kahvaltıda da içsin! O kadar sevilirdi. Yalnız iyi pişirilen çorba mercimek ve tavuktu. Eh ezogelin de fena sayılmazdı. Ancak her zaman mönümüzü yeniler, eklemeler yapardık ki “müşteri kaçmasın başka yerlere yönelmesin.” Diye bu da demekti ki, yeni çorbalar bulmak lazım!

Bir gün öneri Babiş’ten geldi! “Kremalı mantar çorbasını denesene!” dedi.
“Ne içmişliğim var, ne yapmışlığım! İçine ne konulduğunu
da, nasıl yapıldığını da bilmem!”

“Artık internet var! Yalnız yığınla da tarif var; kafan karışmasın.
Sen en iyisi not al,” dedi.

“Ohaaa, nefis olmuş!”
Tarifle yemek pişirmeyiz. Ancak bu çorbayı bilmediğimizden, bize en yakın geleni not aldık ve uyguladık.

- Önce mantar ve krema alacaksın çarşıdan, sonra çorba
zamanı gelince tereyağında un kavuracaksın. Üstüne sıcak su dökeceksin. Baktın unlar topak topak oldu, beceremedin kavurmayı, korkma! Karıştırıcın elinin altında olsun, yeter.
- Mantarları yıkayıp küçük küçük doğramıştın ya! Hadi şimdi onları da ilave et çorbanın suyuna ve az biraz pişmelerini bekle;
- kıvam ağır olduysa sıcak su ekle, yok baktın her şey yolunda gidiyor tuz ekle!
- Mantarı diri seviyorsan erken indir ocaktan ama indirmeden kremayı ekle ki çorban tamam olsun!

Bunların hepsini harfiyen uyguladık; ara ara çorbadan kaşık
Çalıp, uygun hatta nefis bulduk ve bekledik ki kızımız gelsin
not versin.
 Nitekim geldi. Gelir gelmez de çorbanın başına geçti, önce
görüntüyü inceledi ses etmedi, ardından niye yanında kıtır
olmadığının hesabını sordu. “Bununla kıtır yenmez!” dedik.
Çokbilmişliğimize pek inanmamış da görünse “Hımm…” dedi.
Ana yemeğin sunumunu yapmak için mutfağa yöneldiğimizde
ise iltifatını esirgemedi. “Ohaaa, nefis olmuş baba!”

“Karga kahvaltısı cevizle olur!”
Bilirsiniz ana babalar çocuklarına öğüt vermeye, yaşadıkları deneyimleri aktarmaya, onları uyarmaya pek önem verir, pek severler. Bunu da her gerekli gördüklerinde yaparlar. Biz öyle bir baba olmaya pek heveslenmedik. Çünkü kendimizden biliyorduk ki siz ne söylerseniz söyleyin, çocuğun bir kulağından girer öteki kulağından çıkar gider. Onun için en iyisi ona öğüt vermekten çok onu dinlemektir. Biz öyle yapıyorduk.
 Hafta sonları kargalardan önce kalkıp işe gidiyorduk, onlar uykuya çekildiğinde ise eve doğru yola koyuluyorduk!
Bir hafta sonu yine aynı rutinle başladı. Pazar günü işe gitmek
için evden çıktık. Ilık sonbaharın tadını çıkara çıkara Kadıköy
İskelesi’ne yürüdük. Simitçiden biri kendimize biri martılara
iki “taş fırın” simidi aldık. Beşiktaş vapuruna bindik, güverteye
çıktık; İstanbul’un eşsiz manzarasını seyre durduk, martılara simit
atıp arada da çayımızı yudumladık. Vapur Beşiktaş’a yanaştı.
İndik. Bu kez Ihlamur’a doğru yola koyulduk.
Yürürken pek etrafımızla ilgilenmeyiz ama pazar sabahı asfaltın ortasındaki bir karga dikkatimizi çekti. Belli ki erkenden kalkmış, gelen geçen araçlara aldırmadan, cevizle kahvaltı ediyor!

Karnımız aç, üstelik cevizi de severiz. Hele sıcak ekmek arasına koyup yemeye bayılırız ki demeyin gitsin. Ancak ceviz kargada,  asfaltın ortasında! Karga yükselip ağzındaki cevizi gelen geçen araçların arasına bırakıyor, kırmaya çalışıyordu!

Durduk yolun kenarında, başladık karganın kahvaltısını seyretmeye. Bir yandan da kendimize, “Gördün mü bak, ne kadar akıllı hayvan, ekmeğini taştan çıkarıyor!” deyip, kargaya övgüler diziyorduk!

Sonunda aslımıza dönmüştük!
Bir süre sonra karga bu hayran bakışımızdan kuşkuya kapıldı ki cevizi kaptığı gibi Ihlamur Kasrı’nın duvarına kondu. Kafamızı kaldırdığımızda ise gagasındaki cevizi ayaklarının arasına almaya çalışıyordu! Ancak bir an için boş bulundu ki ceviz yuvarlanıp ayaklarımızın dibine düştü! “Tokk!” sesi bizi kendimize getirdi, cevizi kaptığımız gibi cebimize attık. Kargayla
göz göze gelmemek için de arkamıza bile bakmadan yürümeye
başladık. Birkaç adım sonra da yaptığımızın anlamını çözmeye
çalıştık ve kendimize hak verdik. Çünkü sonunda aslımıza dönmüştük.
Binlerce yıldır atalarımızın yaptığı gibi avlanmış; kendi
yiyeceğimizi kendimiz kazanmıştık! Ceviz yere düşer düşmez
kapıp kaçmamız ondandı! Binlerce yıldır süre gelen hayatta
kalma içgüdüsü genlerimize öyle bir işlemişti ki!
Yol boyunca çocuklar gibi sevinçliydik. İkide bir ceviz yerinde
duruyor mu diye cebimizi yoklaya yoklaya eve geldik ki
Babiş’e aydınlanmamızı anlatalım, atalarımızın genlerini hala taşıdığımızı söyleyip gururlanalım. Kızımız bizi pek keyifsiz karşıladı, gece iyi uyuyamamış, kâbuslar görmüş; sabahın altısında kalkmış ki konuşmaya niyeti yok. Çarşıdan aldığımız börekleri yedi ama pek beğenmedi, söylendi. Bir yandan da bizi dinledi, sonunda ağzından birkaç kelime döküldü. “Yanlış yapmışsın! Kargalar çok kindardır, gözünü çıkarabilirdi! Yine de o yoldan geçerken dikkatli ol!” dedi.

Kadayıf mı Künefe mi?
İnsanoğlunu memnun etmek zordur, hele de çocuk olanlarını…
Bizde bunlardan bir tane vardı ve son zamanlarda ayda
bir bazen de üç ayda bir, “Yine kaytarıyorsun, artık güzel şeyler pişirmiyorsun!” der, bam telimize basardı. En yakınımızdan böyle iğneleyici laflar duyunca canımız yanardı. Ancak bir yandan da hak vermiyor değildik! Çocuk çocuklarına karşı, babasının mutfağını nasıl hatırlayacak,
nasıl böbürlenecekti? “Babam bir pirzola pişirirdi parmaklarını yerdin!” ya da “Palamudu takoz kestirtirdi, ızgara yapardı!” mı diyecekti? Hadi belki çok çok “Et suyu yapardı, içine patates, havuç, bir baş soğan yarım limon da koyardı ki mercimek çorbası tadından içilmezdi; hele de kıtır ekmekleri doğrarsan…” deyip babasını bir çorbayla mı hatırlayacaktı? Bu kadarı yetmez çocuklara, efsaneler gereklidir. Dolayısıyla “hem lafların altında kalmayalım hem de tembellik etmeyelim” diye yeni arayışlara girdik, tatlılara el attık! Önce çarşıdan iki tane alüminyum künefe tepsisi, tel kadayıf ve dil peyniri aldık. Yolumuzun üstündeki bir künefe ustasıyla da pişirme tekniği üzerine konuşup evin yolunu tuttuk. Ne zaman ki kızımız künefe lafını duydu, önce ağzından “Allah!” haykırışı çıktı sonra da “Yemez miyim, deli misin sen?” dedi. Durum böyle olunca, künefeyi satacak müşteri de bulunca bize mutfağın yolu gözüktü. Önce künefe tepsisinde tereyağını erittik. İki tatlı kaşığı üzüm pekmezi de koyduk içine, sonra da kadayıfları tepsiye serip, bir kat peynir bir kat kadayıf döşeyip, ocağın üstünde en kısık ateşte altını kızartmaya başladık. Bu arada bir başka ocakta da toz şekerle şerbet hazırladık. Tabii ilk deneyim, acemilik var, kadayıfın altı çabuk kızardı, ancak beceremediğimizden zorlukla öteki yüzünü çevirdik, bir de onu kızarttık, tamam olunca da şerbeti döküp kızımıza sunduk! Valla onun deyişi yalanımız yok dedi ki: “Gerçeğinden hiç farkı yok, hatta daha da güzel!”

Ancak “pimpirikli” bir adam olduğumuzdan bu lafı ucundan tutup, bir başka seferi bekledik ki, Babiş yeniden “Yerim!” desin. Nitekim o laf birkaç gün sonra salondan geldi. Biz de yeni bir künefe denemesine giriştik. Yine aynı sonucu aldık! Bu arada pekmezini biraz fazla koyuyormuşuz, künefe ustası öyle dedi. Biz de pekmezi azaltıp pişirme yöntemimizi değiştirip, teflon tavaya başvurduk. Gerçek kadayıf ustaları gibi bir o yanını çevirdik kolaylıkla bir bu yanını; üstelik dil peyniri yerine tuzsuz gerçek kadayıf peyniri kullandık! Babiş künefenin neredeyse tamamını yedi, biz tatlı sevmediğimiz halde çatalla ucundan aldık ki hamur geldi, ses etmedik! Ardından buzdolabının derin dondurucusunda bekleyen tel kadayıfların bir kez daha talep edilmesini bekledik ki deneye yanıla ustalaşalım. “Kim bilir
belki künefe ustası bile oluruz?” diye düşündük! Yalnız Babiş kadayıfa “künefe” diyordu, oysa biz Urfalıların deyişiyle “Bildiğimiz kadayıf!” demekte ısrarlıydık. Gerçi adında anlaşamamıştık ama hiç olmazsa mönümüze bir tat daha katmıştık.

 “Hacı Bekir’den kaymaklı lokum alsana!”
Söylemiştik hiç tatlı yemediğimizi ve de yapmadığımızı; dolayısıyla
Babiş’le yaşarken çok fazla tatlı yapmadık. Arada,
“Baba baklava alsana!” ya da “Canım güllü lokum çekti, Hacı
Bekir’den alsana, kaymaklı lokum da isterim!” derdi ve istekleri
yerine getirilirdi.

“Baba canım sufle çekti!”
Bir gün işimiz gereği çalıştığımız televizyon için yemek röportajları yaparken, bir aşçı ile tanıştık. Bize uygulamalı çikolatalı sufle yaptı, dört kişi için malzemeleri sıraladı

- 180 gram bitter çikolata, 58 gram tereyağı ile birlikte eritilir.
_230 gram toz şekere iki yumurta kırılır, 40 gram un, yarım
su bardağı krema, bir vanilya çubuğu içi bir tutam tuz, eriyen çikolata ile birlikte karıştırıcıda karıştırılır.
- Dört eşit parçaya bölünür, önceden ısıtılmış fırında tam 26 dakika pişirilir ve sprey krema ve espresso tozu ile servis edilir.

Aşçı bunları söyledi, dediğini de yaptı. Bize de tattırdı! Geldik evde sufleyi anlattık, konu kapandı. Aradan günler geçti, ta ki bir akşama kadar. Baba kız birimiz kitap okuyor bir divanda, birimiz bir başka divanda internetten dizi izliyordu ki Babiş birden, “Baba sufle yapsana, canım çekti!” dedi.

“Sakın fırının kapağını açma!”
Hoppala! Bizi aldı mı bir telaş! Bir kere hayatımızda hiç bu tip “concon” tatlı yapmamıştık! Hadi yapmaya niyetlendik diyelim, malzeme yoktu ki! Nerede bitter çikolata, nerede vanilya çubuğu, nerede sprey krema? suflenin kara görüntüsü yüreğimize gelip oturdu, çaresiz mutfağa yöneldik.

Dolaptan bir çorba kaşığı tereyağı, birkaç parça çikolata alıp tavada erittik. Derin bir kaba bir yumurta kırdık, bir çorba kaşığı toz şeker, bir çorba kaşığı un ve bir paket vanilya tozu ile birlikte elde çırptık! İçeriye sufle yapılıyor haberini verdik ki malzeme soruldu ve de “Akıllım kabartma tozu konulmadan nasıl kabartacaksın?” sorusunu karşılık olarak aldık, şaşırdık.
“Doğru ya sufle nasıl kabaracaktı? Ne ise evde yarım paket varmış karışıma döktük bir yandan da fırını kötü kokulu yağlardan arındırıp temizledik 170 dereceye ayarladık. Bu arada salondan “Sakın fırının kapağını açma, bak kabarmaz sonra...” seslenişleri geldi. Bazen başka öğütlere de kulak verdik bazen de duymazdan geldik! Ancak meraktan bir süre sonra fırının kapağını açıp bardağın durumunu içeriye söyledik ve yeni bir talimat aldık! “Madem kapağı açtın o zaman bir kürdan batır; keklerin pişip pişmediği öyle kontrol edilir!” denildi! Söz dinleyip sufleye kürdan batırdık ve sonunda bardağı fırından tutacak yardımı ile aldık ve
Görüntüyle az biraz umutlandık ama havaya da girmedik; öyle ya kararı “yüksek” otorite verecekti! Hemencecik bir tepsi hazırladık, suflenin yanına krema da koyup servis ettik. İlk kaşıkla notumuz verildi. “Bildiğimiz sufle
işte, eline sağlık Babiş!”

“Yok bi şey  moralim bozuk!”
İşin içinde tatlı olunca diyaloglar da tatlı oluyor sanmayın.
Gün içinde, akşam, sabah, hafta, ay; genel geçer diyaloglar, aşağıdaki gibiydi:
“Babaa!”
“Efendim, ne var?”
“Karnım aç!”
“Aç değilim!”
“Bir şey yemicem dedim!”
“Dolapta hiçbi şey kalmamış! Fakir mi düştük?”
“Domates yemediğimi bilmiyor musun?”
“Yok bi şeyy, moralim bozuk!”
“Çok mutsuzum!”
“Canım çok sıkkın!”
“Bilmiyorummm! Bilsem söylerim!”
“Yerler temiz!”
“Sivilcelerim bi türlü geçmiyor bu halde okula gitmem!”
“Giyecek hiçbir şeyim yokkk!”
“Param yok!”
“Off tamam baba ya!”
“Saat daha erken!”
“Dışardayım.
Duymadımm. Sessizdeydiii!”
“Saçımı tarıyorum ne varrr?”
“Banyodayımm!”
“Ders çalışıyorum!”
“Üstüm ince değil!”
“Sen beni artık sevmiyorsun? Kızına şefkat göster!”
“Dolapta hiçbi şey kalmamış!”
“Kuru fasulye sevmem!”
“Nohut sevmem!”
“Ben pilav yemem!”
“Karpuz sevvmiiiyorummm!”
 
“Haberim yok!”
“Yerler temiz!”
“Sivilcelerim bi türlü geçmiyor!”
“Bu halde okula gitmem!”
“Giyecek hiçbir şeyim yokkk!”
“Param yok!”
“Saat daha erken!”
 “Saçımı tarıyorum ne varrr?”
“Banyodayımm!”
“Ders çalışıyorum!”
“Üstüm ince değil!”
“Sen beni artık sevmiyorsun?”
“Sürekli ne arıyorsun? Müsait misin deme, ara işte!”

“Ekmek koparılarak yenir!”
Eskiler “Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli,” der.
Bizimki de o hesap, nereden nereye! Sözümüz “ekmek” üzerine… Derdimiz de şu ki biz ekmeklerden
önce “yuha” olanını tanıdık sevdik ki babaannenin evine o zamanlar ekmekçi kadınlar gelirdi sabahın köründe. Birkaç kez hamur yoğurur, sacın üstünde yüzlerce, Urfalıların “yuha ekmek” dedikleri buradaki yufka benzeri ekmeği pişirir, kurumaya bırakılırdı. Ardından üst üste konulup kaldırılır, yemek öncesi evin hanımı kızı ya da gelini tarafından yenileceği kadar sulanır; üstleri bir örtü ile örtülür, birkaç dakika sonra yumuşayınca sofrada Allah ne verdiyse onlarla tüketilirdi! Bir zaman sonra çarşıdaki taş fırınlardan yemeğine göre alınan “dırnaklı” ya da “açık” ekmek moda oldu. Kadınlar bayram etti, eziyet devri sona erdi. Hatta bir zaman sonra çarşı ekmeklerin arasına “somun ekmek” de katıldı ramazanda sahurlar şenlendi! O günler çocuktuk, sonra büyüdük, Yetmişlerin sonunda kendi başımıza
Urfa’dan İstanbul’a geldik! Ancak burada her öğün bizim “somun ekmek” dediğimiz ekmeği yiyorlardı! Kahvaltıda somun ekmek, öğlen somun ekmek, akşam somun ekmek! Bir de üstelik dilimliyorlardı! Oysa bizde ekmek koparılarak yenir.

Cevizli mi, tava mı, yoksa çöl ekmeği mi?
Aradan yıllar yıllar geçti. İstanbul’da yeni yeni fırınlar açıldı.
Yeni yeni ekmekler fırınların tezgâhlarında boy gösterdi kimine çiçek, alman; kimine baton, kepekli, “sağlıklı ekmek” denildi.
Gün geldi dünyada olduğu gibi ülkemizde de her alanda makineleşme hızla yol aldı, ekmek makineleri her yanda boy göstermeye başladı. Yeniden evlere dönüldü, herkes deliler gibi ekmek yapmaya başladı. “Ekmekçi kızlar”ın “ekmekçi ablalar”ın şanı şöhreti aldı yürüdü, ekmek blogları açıldı. Birbirinden farklı; cevizli mi dersiniz, çöl ekmeği mi, tava mı, yoksa katkılı ekmek mi, insanın hangisini aklında tutacağını şaşırtan tarifler verilmeye başlandı ve bir ekmek makinesi aldık; aklımızca ‘’Artık biz de ekmeğimizi evde yapacak, fırıncıların güven vermeyen ekmeklerinden kurtulacağız!” diye düşündük! Nitekim soluğu mutfakta aldık, makineyi çalıştırdık bloglardan aldığımız tarife uyarak un ve su koyduk, maya ekledik. Tabii ki sonuç yenilir gibi olmadı, ekmek kovasını çöpe devirdik! Oysaki öyle olmazmış, önce pervaneyi çıkarmak gerekmiş! Makine birkaç ay mutfağın bir köşesinde durdu. Bir gün yedek parçacılardan bir pervane aldık, yeniden denedik; yine hüsran yine hüsran!

Böylelikle makineyle ilişkimiz hepten koptu sevdamız küllendi; ekmek aşkımız bir başka bahara kaldı! Hatta mutfağımızdan gelene geçene kendisini teklif ettik. Kibarca “A valla alırım!” diyenler bir süre sonra verdikleri sözü unuttular, ekmek makinesi ile baş başa kaldık! Mutfağımız dar, kafamızı çeviriyoruz göz göze geliyoruz, gözümüzü kapatıyoruz iş yapamıyoruz! Aylarca sürdü bu azap, sonunda marketten 5 kg’lık bir torba un, paket paket kuru maya aldık ekmek yapmaya tekrar soyunduk!

Ama kepekli sevmiyorum!”
Bir paket mayayı döktük teknenin dibine. Ölçüyle su, tuz, şeker koyduk, en üste de unu doldurduk, çalıştırdık. Dön babam döndü pervane, aldı hamuru bir aşağı bir yukarı dolaştırdı, durdu, tekrar çalıştı; dinlendi hamur, kabardıkça kabardı. Baktık taşıyor, elimizle tıktık gerisin geriye, yine kabardı yine tıktık, baktık olmuyor bir parça hamuru çekip kopardık. Sonunda nasıl oldu bilmiyoruz, pişti! “Fena olmamış,” dedik yedik! Babiş’e de ikram ettik. Kibar davrandı, “Eline sağlık!” dedi. Umutlandık, ekmek bir haftada tüketildi. Yenisini yine aynı ölçülerle denedik! Yine aynı şeylerle karşılaştık, hamurla boğuştuk pes etmedik! Ta ki “Acaba mayanın yarısını mı koysak? ‘’Hımm, bak burada yazıyor salak; maya unun üstüne konulacakmış, suyu da azaltabilirsin biraz…” diye diye fikir geliştirdik! Sonunda oldu, çabamız sonuç verdi, 5 kg’lık unumuzla her hafta bir ekmek yaptık, dilimleyip dilimleyip yedik. Her seferinde ekmeklerin ucundan Babiş de tattı. “Ama ben kepekli ekmek seviyorum!” dedi, son noktayı koydu! Hadi bu kez kepekli ekmek pişirmeye girişip, istediği ekmeği pişirdik. “Babiş kaç dilim yedi?” derseniz valla saymadık, kepekli ekmek olduğu gibi durduğuna göre saymaya ne gerek vardı ki?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yorum yazın